Allah'a İman'ın Önemi

Dün uzun zamandır görüşmediğim genç bir akradaşla kısa bir sohbet yaptım. Bu sohbet esnasında genç arkadaşımın bazı konularda benim düşünceme göre doğru bilgilenmediğini farkettim. Bunun üzerine, konuyla ilgili düşüncemi yazmak istedim.

Mesele şu: Genç arkadaşım sadece tasavvufla ilgilenenlerin ölüm ötesi yaşamda mutlu ve huzurlu olacağına, geri kalanların ise cennete dahi giremeyeceğine inanıyordu. Konuşmalarından buna bütün kalbiyle inandığını farkettim. Fakat bu inanma biçimi, ümitsizliği de beraberinde getirebilir ve bir noktadan sonra kişiyi sıkıntıya ve bunalıma sokar. Çünkü tasavvuf, madde aleminden çok mânâ alemiyle haşır neşir olur. Zahir olanın batınını anlamaya çalışır, yani görünenin ardındaki gerçekle ilgilenir. Özetle dinin ruhu ve düşünsel yanıyla ilgilidir. Tasavvufla ilgilenen kişiler din konusunu çok daha derinlemesine ve kapsamlı öğrenmiş olur. Eğer bu bilgisini gereği gibi değerlendirirse, bilinci tekâmül eder. Yani tasavvufla ilgilenen kişi, iman ettiği gerçeğin kısmen veya büyük oranda farkındadır. Diğer insanlardan tek farkı, sonsuz hayatını daha şuurlu yaşama şansını elde etmektir. Fakat bu fark sadece diğerleriyle arasındaki bilinç mertebesini belirler, cennete girip girmeyeceklerini belirlemez. İman ettiği gerçeğin farkında olması veya olmaması cennete girme ölçüsü değildir. Çünkü cennet yaşamına ermekte sadece "iman" esastır. İman eden her kişinin cennete gireceği vaad edilmiştir. Bunu gerek Kur'ân'dan, gerekse Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın hadislerinden anlıyoruz. Bu, imanda en alt sınır, Allah'tan başka ilâh olmayacağına iman etmektir, yani Kelime-i Tevhid'e iman...(Bununla ilgili hadisleri çoğunuz biliyorsunuz, yazı uzamasın diye tekrar yazmayacağım) Kelime-i Tevhid, Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın risalet göreviyle bildirdiği bir gerçektir. Bu sebeple Kelime-i Tevhid'in sonunda Rasulühu diyerek O'nun risaletine şehadet ederiz. Dini yükümlülüklerin yerine getirilmesi ise, O'nun nübüvvet göreviyle bildirdikleridir. Fakat her insanı kapsayan genel kurtuluş, O'nun risaletiyle bildirdiği Kelime-i Tevhid'e imandır.

Nüvüvvetiyle bildirdiği yükümlülüklerin imandaki yerini ise şu şekilde açıklayabiliriz: Kelime-i Tevhed'e imanı kemale erdirmek için yada Kelime-i Tevhid'e imanla bütünleşmiş bir ahlak edinmek için önerilen ilâhi yöntemlerdir nübüvvetiyle bildirdiği yükümlülükler.. Başka bir ifade ile, Kelime-i Tevhid ana ilkesiyle açıklanan İslâm Dini'ne imanın gereği olan ahlak, Allah'ın insanlar için seçtiği ilâhi evrensel yöntemlere uymakla edinilir, ki bu yöntemler de O'nun Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe İllallah) gerçeğiyle yarattığı sistemle en uyumlu fiilleri içerir.

Fakat diyelim ki bir kişi, Hz. Muhammed aleyhisselâm'la veya enbiyadan hiç biriyle karşılaşmamış veya işitmemiş. Buna rağmen Allah'ın takdiri ile, ana karnında 4 aylık (120. günde) civarındayken, hadiste bildiridiği üzere iman nuru almış olarak doğmuş, yani Allah'ın takdiri ile said (cennetlik) olmak üzere yaratılmış. O vakit bu kişinin durumu ne olur? İşte o kişi eninde sonunda Allah'ın lutfuyla düşünerek Kelime-i Tevhid'in mânâsını en basit anlamıyla dahi olsa farkeder. Bu da onun için yeterlidir. Çünkü din hakkında bilgilense de bilgilenmese de Kelime-i Tevhid'e iman edip, bu şuurla boyut değiştiren kişinin ulaşacağı sonuç eninde sonunda aynıdır, yani cennet... Demekki asl olan Hz. Muhammed'in risaletine imandır. Fakat Kelime-i Tevhid'in mânâsını kavramak da mertebe mertebedir kuşkusuz. Bu da kişinin yaşarken ne kadar bilgilendiği ile alakalıdır. Tasavvuf ancak burada devreye girer, fakat kişinin cennete girip girmeyeceğini tasavvuf (hakikat bilgisi) belirlemez. Kelime-i Tevhid'e imanın gerektirdiği yaşam biçimi veya ahlak ise, nübüvvet hükümlerine uymakla mümkündür.

Düşünceme göre dört tür inanan insan modeli vardır.

Birinci tür, tasavvufla ilgilendiği için, iman ettiği gerçeğin (kelime-i tevhid'in) farkında olup, daha şuurlu bir şekilde boyut değiştirir. Bu sınıfı oluşturan kişiler, yaşarken Hz. Muhammed'in nübüvvetiyle bildirdiği dini yükümlülüklerin önemini farketmiş oldukları için, bu yükümlülükleri de bilinçli şekilde yerine getirirler. Çünkü onlar sadece bilgi ile tabiatlarını kontrol edemeyeceklerini ve nefslerinin arınmayacağı farketmişlerdir. Bu sebeple salih ameller sınıfından olan dini yükümlülükleri yerine getirerek tabiatlarını kontrol edip, nefslerini islah etme yoluna giderler. Bu şekilde bilgilerini "şuurlu amellerle" bütünleştirirler ve yaptıkları bilinçli ibadetler ve salih amellerden kazandıkları sevap (pozitif ruh enerjisi) ile ruh güçlerini arttırdıkları için, ölüm ötesi yaşamda çok rahat ederler. Kabir hayatı, kıyamet, haşr ve sırat evreleri gibi kaçınılmaz olacak yaşanacak olan süreçlerde, bir çok kolaylıklara kavuşurlar ve sıkıntı çekmezler. O kişiler bu şekilde cennette de mertebelerini diğerlerinden çok daha ileri bir seviyeye taşımış olurlar. Bu kişiler evliya zümresidir. Bu sınıfın bir alt sınıfı olarak arifleri, sofileri, abidleri, zahidleri ve tasavvufla ilgilensin yada ilgilenmesin zahir ilmi alimlerini, müctehidleri, kelamcıları, muhaddisleri, müfessirleri de sayabiliriz.

İkinci tür ise, yine tasavvufla ilgilenip iman ettiği gerçeğin farkında olarak, daha şuurlu bir şekilde boyut değiştirenlerdir. Fakat bu türden inanalar nebinin bildirdiği yükümlülükleri yerine getirme konusunda gevşek davranmışlardır veya risalet gerçeğine odaklandıkları için nübüvvet hükümlerinin önemini yeterince kavrayamamışlardır. Bu sebeple bildikleri gerçekler doğrultusunda tabiatlarını kontrol edemiyorlardır ve nefs arınmasını yeterince gerçekleştirememişlerdir. Yani bir başka deyişle, bilgilerini salih amellerle bütünleştirememişlerdir. Çünkü tabiatın kontrol edilmesi ve nefsin islah olması büyük oranda nebevi yükümlülükleri yerine getirmeye bağlıdır, salt risalet bilgisine değil... Kısaca, salih ameller dediğimiz bu sınıftan fiilleri yerine getirerek, ölüm ötesi yaşamda sıkıntı çekmeyecek derecede ruh güçlerini arttırmayı ihmal etmişlerdir. Sadece bilgi de tek başına ölüm ötesi yaşam sıkıntılarından korunmak için yeterli olmadığı için, bunun sıkıntısını ölüm ötesi yaşam boyutunda, kabir hayatı, kıyamet, haşr ve sırat evrelerinde çekerler. Fakat Kelime-i Tevhid'e iman üzere öldükleri için eninde sonunda onlar da cennete girerler Allah'ın izniyle. Belki tabiatlarından arınmak için ve nefsin islahı için bu evrelerde biraz sıkıntı çekerler (bilgileri bu aşamda kısmen faydalı olabilir), ama eninde sonunda cennete girerler inşaallah..

Üçüncü tür ise, en basit anlamıyla Kelime-i Tevhid'e iman etmiş olarak boyut değiştirir. Bu kişiler yaşarken, nebinin bildirdiği yükümlülükleri de elinden geldiğince yerine getirmiştir. Belki neyi neden yaptığını çok iyi bilmez, ama yaptıklarının neticesi olan tabiatını kontrol etme ve nefsinden arınmayı başarmıştır. Kısaca, safiyane bir imanla yaptıkları salih amellerden kazandıkları enerji ile ruh güçlerini arttırmışlardır. Bu kişilerin ölüm ötesi yaşamı da sıkıntısız geçer inşaallah.. Kabir yaşamı, kıyamet, haşr ve sırat evrelerinde rahat ederler. Cennet yaşamına da kolaylıkla erişirler inşaallah. Bilgi azlığından dolayı şuurlu olmadığı için ve sonradan bunu telafi etmesi imkânı da olamayacağı için, cennet mertebesi yüksek olamasa da..

Dördüncü tür ise, risalet gerçeği olan Kelime-i Tevhid'e en basit anlamıyla iman etmişlerdir, fakat nübüvvet hükümlerini kale almamışlardır. Fakat Allah'ın Kelime-i Tevhid'e iman edenleri cennete sokacağıyla ilgili hükmü gereği, en son olarak bu tür iman edenler cennete girecektir inşaallah.. Fakat bu türün yeterli ruh gücü ve bilgisi olmadığı için kabir yaşamı, kıyamet, haşr ve sırat evresi çok sıkıntılı geçer. Cehennemde en çok kalacak iman ehli bu sınıftır.

Hemen belirteyim, ki bunlar Kur'ân ve hadislerden edindiğim bilgi ile oluşturduğum kişisel düşüncelerimdir, doğrusunu ise sadece Allah bilir!

Kısaca, en alt sınırı ile Kelime-i Tevhid gerçeğine iman edenler cennete girer. Fakat son nebi ve rasul Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın tebliği kendine ulaştığı halde, bunu inkar eden kişilerin imanına şüphe ile bakılır. Bu sebeple onların imanı hakkında bir şey söylemek pek kolay değildir, yine de doğrusunu Allah bilir!

İşte ölüm ötesi yaşam sıkıntılarından kurtulma ve cennete kavuşma ile ilgili düşüncelerim bunlar. Bu anlattıklarım doğrultusunda, genç arkadaşımın "sadece tasavvufla ilgilenenlerin ölüm ötesi yaşamda mutlu ve huzurlu olacağına, geri kalanların ise cennete dahi giremeyeceğine" olan inancı ne kadar doğru olabilir acaba? Bana göre bu inanış çerçevesinde, eğer tasavvuf konusunu yeterince anlamayı başaramazsa, anlayamadığı her konuda imanı sakatlanıp ümitsizliğe de sürüklenebilir. Bu sebeple, yukarıdaki gerçekler bilinmelidir.

Size rahmetli annemden söz etmek istiyorum biraz. Onun hayatı her müslümana örnek olacak şekilde geçti. O nedenle, bu konunun anlaşılması açısından güzel bir örnek olacağını sanıyorum. Ne demek istediğimi, yazdıklarımı okudukça daha iyi anlayacağınızdan hiç kuşkum yok...

Annem ailesinin isteğiyle henüz çocuk yaşlarındayken zamanın ve yörenin değerli hocalarından, her müslümanın bilmesi gerekenler konusunda temel dini bir eğitim almış. Kelime-i Tevhid'in anlamını ve imanın şartlarını, İslâm'ın şartlarını, Kur'ân okumasını, abdest almasını, namaz kılmasını, hayırlı ve iyi bir insan olarak yapması gerekenleri ve kaçınması gereken fiilleri en sade biçimi ile öğrenmiş. Demekki yaradılışından gelen bir biçimde potansiyelinde de iman nuru varmış, ki bu yaşam biçimini son nefesine dek sürdürmüştü. "Anneden nasihatlar" diye bir yazı yazmıştım. Bu nasihatlar kendinin de bilfiil yaşadığı hayat felsefesiydi. Fakat annemi size biraz daha anlatmak isterim, ki daha iyi anlaşılsın.

O, kocası şehit düşünce çok genç yaşta iki küçük bebeği ile dul kalmış ve daha kocasının acısını unutamadan bir ay sonra annesini de kaybetmiş bir hanımdı. Üst üste yaşadığı acılar yetmiyormuş gibi, iki küçük bebeği tek başına büyütmenin verdiği çileli bir yaşamı olmuştu. Fakat buna rağmen hiç isyan etmedi, daima Allah'a şükretti, dini yükümlülüklerini yerine getirmeyi hiç terketmedi ve hayatı hep hayır hasenat işlemekle geçmişti. Bazen gece uyandığımda onun hıçkırıklarla ağladığını duyardım. Yavaşça kalkıp gidip onu seyrederdim. Namaz kılıyor olurdu yada henüz selam vermiş... Rabbine öyle samimiyetle iman etmişti, ki namazında böylesi duygular açığa çıkıyordu demekki.. Beş vakit namazına devam ederdi. Hayatı boyunca her Cuma gecesi düzenli şekilde Kur'ân okumuştur. Kaç tane hatim indirdiğini sadece Allah bilir. Ramazan ayında indirdiği hatim ayrı.. Bazen dostlarıyla dini konuları konuştuğunu ve yakın çevresine nasihat ettiğini hatırlarım. Kendince rabbini düşünüyor olsa gerekti, çocukluk anılarımda kaldığı için konuştukları konuların mahiyetini pek hatırlamıyorum. Orucunu da ihmal etmezdi. Zekatını, fitresini, kurban kesmeyi atladığını bilmem. Faizden ve haramdan yılandan korkar gibi korkardı. Bankada biriken parası faizde olmadığı halde, yinede küçük bir miktar faiz işlemiş olurdu, ama o miktarı hemen ayırır ve mahelledeki çocuklara bisküvi gazoz vs. alırdı. "Bu parayı kendi rızkıma karıştırmam. Varsın günahsız bebeler yesin, onlar saf ve akıl baliğ olmamış, bunu yemelerinden zarar gelmez. Allah doyurmuş olur inşaallah" derdi. Zaten annemi mahalle bakkalına girerken gören çocuklar, yine bisküvi ve gazoz ziyafeti mi var diye koşarak eteklerine üşüşürlerdi. İşte böyle enteresan bir kadındı annem.. Bizlere de temel dini bilgileri verip, rotamızı daha küçük yaşlarda belirlemişti Allah razı olsun.

Ayrıca, yakın bir arkadaşıyla beraber oturduğumuz kasabadaki ihtiyaç sahiplerine yardım eden bir dernek kurmuşlardı. Dostlarıyla beraber ihtiyaç sahipleri için çalışır, çocuklarını sünnet ettirir, özürlü çocukları olanlara protez takılması veya tekerlekli sandalye temini için çırpınır dururlardı. Kendi bütçeleri yetmediği için, dernek çerçevesinde çeşitli sanatsal faaliyetler, kermesler düzenliyorlardı. Bunlardan elde ettikleri geliri de ihtiyaç sahiplerine harcarlardı. Yada zaman zaman şehre gidip, fabrikaları, zenginleri, sanatçıları tek tek dolaşırlar ve dernek adına yardım toplamaya çalışırlardı. Bazen onun ağlayarak döndüğünü hatırlarım. "Neden ağlıyorsun, ne oldu annem?" diye sorduğumda, yardım istediği zenginlerden birisinin kendisini hakaret edip azarlayarak kapısından kovduğunu ve buna çok içerlediği için ağladığını söylerdi. Ama ertesi gün yine giderdi başka birinden yardım istemeye... Aslında bunları yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşardım. Çünkü gerçekten iyi bir aileden geliyordu. Babası bir bürokrattı ve kökleri oldukça seçkin bir aileye dayanıyordu. Bu sebeple annem hayatı boyunca saygın bir çevrede yaşamıştı. Yaşadığı bu gibi olaylar muhakkak ki nefsinin hiç hoşuna gitmiyordu, ama o, aldığı dini terbiye ile nefsine aldırmıyordu belli ki.. Her şeye rağmen iyilik ve hayır peşinde koşmaya devam ediyordu. Bazen bir bakardık evsiz birini alıp getirmiş evimize, başka gün kimsesiz bir çocuk bulmuş sokakta ve onu tutup getirmiş.. Her gün böyle yeni bir senaryoyla karşımıza çıkar ve bizi şaşırtırdı Allah rahmet etsin! Herkesin her derdine koşup dururdu. İki tane kiracımız vardı. Hatırladığım kadarıyla üç, yada dört ayda bir kira öderlerdi. Çünkü annemin teşviki ile kooperatiften ev almışlardı ve borç ödüyorlardı. Annem de arada bir kaç ay kira almayarak onlara destek olurdu. Akrabalarımız dahil, herkes ona "Sen aptal mısın? İki tane yetimin var ve hayatın sıkıntı içinde geçiyor, ama sen millete yardım ediyorsun. Allah akıl fikir versin" diye çıkışırdı, ama o hiç aldırmazdı. Bunun yanında çok açık sözlü, cesur ve mert bir hanımdı. Gıybetten ve yalandan hiç hoşlanmazdı. Gıybet etmeye kalkanı şiddetle azarladığını, ama çok sevildiği için kimsenin ona küsmediğini hatırlarım. Her ne olursa olsun doğruyu söylerdi, zarar görecek dahi olsa.. Onu abarttığımı sanmayın, dahası da var ama bu kadarı aklıma geliyor. İnanın bana "O dini bütün bir hanımdı" derken doğruyu söylüyordum. Ondan daha iyi bir örnek olamazdı bu konuya.. Ve sonra bir gün kansere yakalandı. Her tarafını kesip biçtiler. Acılar içinde iki sene geçirdi. Bu onu beden tabiatından da arındırdı. Fakat bunlar olurken o hiç isyan etmedi, daima neşeli olmaya çalışırdı. Son nefesini vermeden bir kaç gün önce O'nu, yani Azrail'i görmeye başlamıştı sanırım. "O çok güzelmiş, alacağını almak için bekliyor" deyip dururdu. Ve nihayet bir gece kollarıma alıp ona kendisini çok sevdiğimi, çok iyi bir anne olduğunu söylüyordum, ki o Kelime-i Tevhid'i tekrarlayarak huzur içinde son nefesini verip ahirete göçtü. Allah rahmet etsin! Öldüğünde arkasından çok kişiler ağladı, üzüldü. Herkesin sevgilisi tertemiz bir hanımdı biricik annem Ulviye...Yaşarken hacca gidecek fırsatı olmamıştı. Ölümünden sonra vekaleten bir başkasını onun yerine hacca yolladık, ki hiç olmazsa farzı üstünden düşsün diye...

Ve O tasavvufu bilmezdi dostlar!  O belki de en basit haliyle Kelime-i Tevhid'e iman ederdi. Fakat ahlakı ve yaşamı, sanki tevhidi en üst seviyede biliyormuş gibiydi. Hz. Rasulullah'ın nübüvvetiyle bildirdiklerine de inandığı için, İslâm'ın gereklerini yerine getirir ve bu yaşam biçimini A'dan Z'ye hayata geçirmeye gayret ederdi. Bunları yaparken övündüğünü yada kibirlendiğini de hiç hatırlamam. Hattâ lafını dahi ettirmezdi. Şu gün haberdar olsa, belki ardından yazılmasından bile hoşnut olmayabilirdi. Ama yaşarken olduğu gibi, bu satırlar sayesinde ölümü de hayra vesile olur inşaallah.. Çünkü Rasûlullah aleyhissetü vesselâm buyuruyorlar ki: "İnsan ölünce ameli kesilir (amel defteri kapanır). Ancak üç şey müstesna: Sadakayı cariye, kendisinden istifade olunan ilim, kendisine duacı olan salih evlâd." (Ebû Dâvud, Vesâyâ; 14; İbn Mâce, Mukaddime; 20). 

Salih bir evlat olup olmadığımı bilmiyorum, ama ona daima duacıyım.

Hz. Rasûlullah aleyhisselâm:

"Allah, benden evvel herhangi bir insanın cennete girmesini yasaklamıştır. Ancak ben, sağıma baktığımda, beni geçmeye çalışan bir kadın görürüm. Bu kadının benimle beraber cennete girmesinin sebebi nedir? diye sorarım. O zaman, bana denir ki: Bu, gençliği ve güzelliği yerinde bir kadın idi. Fakat yanında yetimleri bulunduğu için, onları büyütüp işleri yoluna girinceye kadar sabredip evlenmedi. Onun bu şefkatli davranışına Allah’ın mükafatı böyle olmuştur. " (İmam Şa’rani, Tenbihu’l-Muğterrin).

Ben tasavvufu az çok biliyorum dostlar!  Annem Ulviye gibi cahil (!) değilim hakikat ilmine.. Fakat bu kadar bilgi ile henüz onun eriştiği yere ulaştığımı veya hattâ gelecekte ulaşabileceğimi de sanmıyorum. Haşr evresinde mizan kurulduğunda, onun güzel ahlakından sadır olan amelleriyle benimkiler mukayese dahi edilemez. Beni yetiştiren kişi olduğu halde, hiç ona çekmemiş halim de ahlakım da.. Ne vardı biraz anneme çekeydim, kime çektim bilmem?!.. Dahası, o öldüğünde ardından ağlayıp üzülenler olduğu gibi, benim ardımdan kimselerin üzülüp ağlayacağını da sanmıyorum. Hattâ cenaze namazımı kılmaya ve tabutumu kaldırmaya yetecek kişi olur mu, onu dahi bilmiyorum?.. Ne hazin değil mi? Şu fani dünya yaşamında Hakk'a ayna olup O'nu hatırlatabilmek, böylesi ulvi ahlakla hoş bir seda bırakabilmek değil midir yaratılmanın asıl gayesi? Bunu şuurlu yapmak nasip olduysa ne âlâ, ama kaç kişiye nasip öylesi?.. "Cennet ehlinin birçoğunu, bühl (bilgisiz, saf) kişiler teşkil eder" buyurur Rasûlullah aleyhisselâm.. Evet, annem tasavvufu bilmezdi dostlar. Fakat son nefesini verirken yanında olduğumdan, nasıl bir imanla ve huzur içinde öldüğüne şahit oldum. Kısaca onun cennete gireceğinden ümitliyim, ama tasavvufu bilen kendimin sonundan emin değilim açıkçası... Çünkü iş bilmenin çok ötesinde dostlar.. Özetle, eğer sadece bilgiyle ölüm ötesi yaşamın sıkıntılarından kurtulacağını ve bilmeyenlerden daha çabuk cennete dalacağını zanneden varsa çok yanılır. Böylesi güzel bir ahlaka sahip olduğu halde, tasavvufu hiç bilmeyen bir çok kişi var yeryüzünde.. Sırf dini konuları özü itibarıyla daha iyi anladık diye, bu anlayış amellerimizle bütünleşmediği sürece, yukarıda anlattığım ahlaka sahip kişilerden daha fazla cenneti hakettiğimizi düşünmek ancak cahilliktir bana göre.. Fazla söze gerek yok, ne demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum.

Ümid ederim ki bu yazı "tasavvuf olmazsa, olmaz!" düşüncesine bir açıklık getirebilmiştir. Çünkü düşünceme göre "o da olursa çok güzel olur, ama olmazsa da olabilir!". Yeterki Allah'a Kelime-i Tevhid doğrultusunda iman edin, bu imanınıza yakışır şekilde yaşayın ve bu iman üzere boyut değiştirin. Sevgilerimle..

@ngelic
28 Şubat 2006

"Kadın erkek, iman etmiş olarak kim salih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz. " (Nahl, 16/97)

"İşte o gün hükümranlık Allah'ındır, O aralarında hükmeder. İnanıp salih amel işleyenler, en güzel Cennetlerdedir." (Hacc, 22/56)

"İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeli ile mükâfatlandırırız." (Ankebût, 29/7)

"İman edip salih amel işleyenleri iyilerin arasına koyarız. " (Ankebût, 29/9)

"İnanıp salih ameller işleyenlere gelince. Onların yaptıklarına karşılık, varacakları Cennet konakları vardır. " (Secde, 34/19)

"İnanıp salih amel işleyenler, Cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında onlara diledikleri verilir. İşte büyük lütuf budur." (Şûrâ, 42/22)

"Kim salih amel işlerse lehine, kim kötü amel işlerse aleyhinedir." (Fussilet, 41/46)

"Allah'a iman edip salih amel işleyenlerin günahları affedilir. " (Teğabun, 64/9)

Hz. Enes radiyallahü anh'dan rivayet edilen bir hadisi şerif:

Rasûlullah aleyhissetü vesselâm buyuruyorlar ki:

Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. Adem aleyhisselam’a gelip: "Evlatlarına şefaat et!" diye talepte bulunacaklar. O ise:

"Benim şefaat yetkim yok siz İbrahim aleyhisselam’a gidin! Çünkü O halilullah’tır" diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim’e gidecekler. Ancak O da :

"Ben yetkili değilim! Ancak İsa’ya gidin. Çünkü O Ruhullah’tır. Ve O’nun kelamıdır!" diyecek. Bunun üzerine O’na gidecekler. O da:

"Ben buna yetkili değilim. Lakin Muhammed aleyhisselatü vesselam’a gidin!" böylece bana gelecekler. Ben de onlara:

"Ben  şefaate yetkiliyim!" diyeceğim. Gidip rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah’ın ilham  edeceği  ve şu anda muktedir olamayacağım  hamdlerle Allah’a medhü senada bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Rab Teala:

"Ey Muhammed! Başını  kaldır! Dileğini söyle, söylediğine kulak verilecek . Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!" buyuracak. Ben de:

"Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!" diyeceğim. Rab Teâla: "(Çabuk onların yanına) Git!"

"Kimlerin kalbinde buğday veya arpa tanesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!" diyecek. Ben de gidip bunu yapacağım! Sonra rabbime dönüp, önceki hamdü senalarla hamd ve senalarda bulunacağım, secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısını söyleyecek. Ben de : "Ey rabbim! Ümmetim !" diyeceğim. Bana  yine:

"Var, kimlerin kalbinde  hardal  tanesi  kadar  iman varsa  onları da ateşten çıkar!" denilecek. Derhal gidip bunu da yapacak ve rabbimin yanına döneceğim. Önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana evvelki gibi:

"Başını kaldır!" denilecek. Ben de kaldırıp:

"Ey rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine:

"Var kalbinde hardal tanesinden daha az miktarda imanı olanları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd u senada bulunacağım, sonra secdeye kapanacağım. Bana: “Ey Muhammed! Başını  kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile  talebin verilecektir! Şefaat et , şefaatin kabul edilecektir!” denilecek. Ben de: Ey Rabbim! Bana "Lâ ilâhe İllallah"  diyenlere  şefaat  etmem  için bana izin ver!” diyeceğim. Rab  Teala :

"Bu hususta  yetkin yok! - veya: Bu hususta sana izin yok! - Lakin  izzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için "Lâ ilâhe İllallah" diyenleri  de ateşten çıkaracağım!" buyuracak.

(Buhari Tevhid 36,  19,  37,  Tefsir  bakara 1 ,  Rikak  51;  Müslim,  İman  322,  (193).

Not: Fırsat bulduğumda son zamanda yayınladığım "yeni yazıları" ilgili eski yazılara ilave edeceğim. Şimdilik bu düzenlemeyi yapacak zaman bulamadım..

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön