|
|
|
Allah'a İman'ın Önemi Dün uzun zamandır görüşmediğim genç bir akradaşla kısa bir sohbet yaptım.
Bu sohbet esnasında genç arkadaşımın bazı konularda benim düşünceme göre
doğru bilgilenmediğini farkettim. Bunun üzerine, konuyla ilgili
düşüncemi yazmak istedim. Nüvüvvetiyle bildirdiği yükümlülüklerin imandaki yerini ise şu şekilde açıklayabiliriz: Kelime-i Tevhed'e imanı kemale erdirmek için yada Kelime-i Tevhid'e imanla bütünleşmiş bir ahlak edinmek için önerilen ilâhi yöntemlerdir nübüvvetiyle bildirdiği yükümlülükler.. Başka bir ifade ile, Kelime-i Tevhid ana ilkesiyle açıklanan İslâm Dini'ne imanın gereği olan ahlak, Allah'ın insanlar için seçtiği ilâhi evrensel yöntemlere uymakla edinilir, ki bu yöntemler de O'nun Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe İllallah) gerçeğiyle yarattığı sistemle en uyumlu fiilleri içerir.
Fakat diyelim ki bir kişi, Hz. Muhammed aleyhisselâm'la veya enbiyadan hiç biriyle
karşılaşmamış veya işitmemiş. Buna rağmen Allah'ın takdiri ile, ana
karnında 4 aylık (120. günde) civarındayken, hadiste bildiridiği üzere
iman nuru almış olarak doğmuş, yani Allah'ın takdiri ile
said (cennetlik) olmak üzere yaratılmış. O vakit bu kişinin
durumu ne olur? İşte o kişi eninde sonunda Allah'ın lutfuyla
düşünerek
Kelime-i
Tevhid'in mânâsını en basit anlamıyla dahi olsa farkeder. Bu da onun için
yeterlidir. Çünkü din hakkında bilgilense de bilgilenmese de Kelime-i
Tevhid'e iman edip, bu şuurla boyut değiştiren kişinin ulaşacağı sonuç
eninde sonunda aynıdır, yani cennet... Demekki asl olan Hz. Muhammed'in
risaletine imandır. Fakat Kelime-i Tevhid'in mânâsını kavramak da
mertebe mertebedir kuşkusuz. Bu da kişinin yaşarken ne kadar bilgilendiği ile
alakalıdır. Tasavvuf ancak burada devreye girer, fakat kişinin cennete
girip girmeyeceğini tasavvuf (hakikat bilgisi) belirlemez. Kelime-i
Tevhid'e imanın gerektirdiği yaşam biçimi veya ahlak ise, nübüvvet
hükümlerine uymakla mümkündür. İkinci tür ise, yine tasavvufla ilgilenip iman ettiği gerçeğin farkında
olarak, daha şuurlu bir şekilde boyut değiştirenlerdir. Fakat bu türden
inanalar nebinin bildirdiği yükümlülükleri yerine getirme konusunda
gevşek davranmışlardır veya risalet gerçeğine odaklandıkları için
nübüvvet hükümlerinin önemini yeterince kavrayamamışlardır. Bu sebeple
bildikleri gerçekler doğrultusunda tabiatlarını kontrol edemiyorlardır
ve nefs arınmasını yeterince gerçekleştirememişlerdir. Yani bir başka
deyişle, bilgilerini salih amellerle bütünleştirememişlerdir. Çünkü
tabiatın kontrol edilmesi ve nefsin islah olması büyük oranda nebevi
yükümlülükleri yerine getirmeye bağlıdır, salt risalet bilgisine değil... Kısaca, salih ameller dediğimiz
bu sınıftan fiilleri yerine getirerek, ölüm ötesi yaşamda sıkıntı
çekmeyecek derecede ruh güçlerini arttırmayı ihmal etmişlerdir. Sadece
bilgi de tek başına ölüm ötesi yaşam sıkıntılarından korunmak için
yeterli olmadığı için, bunun sıkıntısını ölüm ötesi yaşam boyutunda,
kabir hayatı, kıyamet, haşr ve sırat evrelerinde çekerler. Fakat
Kelime-i Tevhid'e iman üzere öldükleri için eninde sonunda onlar da
cennete girerler Allah'ın izniyle. Belki tabiatlarından arınmak için ve nefsin islahı
için bu evrelerde biraz sıkıntı çekerler (bilgileri bu aşamda kısmen
faydalı olabilir), ama eninde sonunda cennete girerler inşaallah.. Hemen belirteyim, ki bunlar Kur'ân ve hadislerden
edindiğim bilgi ile oluşturduğum kişisel düşüncelerimdir, doğrusunu ise
sadece Allah bilir! Annem ailesinin isteğiyle henüz çocuk yaşlarındayken zamanın ve yörenin değerli hocalarından, her müslümanın bilmesi gerekenler konusunda temel dini bir eğitim almış. Kelime-i Tevhid'in anlamını ve imanın şartlarını, İslâm'ın şartlarını, Kur'ân okumasını, abdest almasını, namaz kılmasını, hayırlı ve iyi bir insan olarak yapması gerekenleri ve kaçınması gereken fiilleri en sade biçimi ile öğrenmiş. Demekki yaradılışından gelen bir biçimde potansiyelinde de iman nuru varmış, ki bu yaşam biçimini son nefesine dek sürdürmüştü. "Anneden nasihatlar" diye bir yazı yazmıştım. Bu nasihatlar kendinin de bilfiil yaşadığı hayat felsefesiydi. Fakat annemi size biraz daha anlatmak isterim, ki daha iyi anlaşılsın. O, kocası şehit düşünce çok genç yaşta iki küçük bebeği ile dul kalmış ve daha kocasının acısını unutamadan bir ay sonra annesini de kaybetmiş bir hanımdı. Üst üste yaşadığı acılar yetmiyormuş gibi, iki küçük bebeği tek başına büyütmenin verdiği çileli bir yaşamı olmuştu. Fakat buna rağmen hiç isyan etmedi, daima Allah'a şükretti, dini yükümlülüklerini yerine getirmeyi hiç terketmedi ve hayatı hep hayır hasenat işlemekle geçmişti. Bazen gece uyandığımda onun hıçkırıklarla ağladığını duyardım. Yavaşça kalkıp gidip onu seyrederdim. Namaz kılıyor olurdu yada henüz selam vermiş... Rabbine öyle samimiyetle iman etmişti, ki namazında böylesi duygular açığa çıkıyordu demekki.. Beş vakit namazına devam ederdi. Hayatı boyunca her Cuma gecesi düzenli şekilde Kur'ân okumuştur. Kaç tane hatim indirdiğini sadece Allah bilir. Ramazan ayında indirdiği hatim ayrı.. Bazen dostlarıyla dini konuları konuştuğunu ve yakın çevresine nasihat ettiğini hatırlarım. Kendince rabbini düşünüyor olsa gerekti, çocukluk anılarımda kaldığı için konuştukları konuların mahiyetini pek hatırlamıyorum. Orucunu da ihmal etmezdi. Zekatını, fitresini, kurban kesmeyi atladığını bilmem. Faizden ve haramdan yılandan korkar gibi korkardı. Bankada biriken parası faizde olmadığı halde, yinede küçük bir miktar faiz işlemiş olurdu, ama o miktarı hemen ayırır ve mahelledeki çocuklara bisküvi gazoz vs. alırdı. "Bu parayı kendi rızkıma karıştırmam. Varsın günahsız bebeler yesin, onlar saf ve akıl baliğ olmamış, bunu yemelerinden zarar gelmez. Allah doyurmuş olur inşaallah" derdi. Zaten annemi mahalle bakkalına girerken gören çocuklar, yine bisküvi ve gazoz ziyafeti mi var diye koşarak eteklerine üşüşürlerdi. İşte böyle enteresan bir kadındı annem.. Bizlere de temel dini bilgileri verip, rotamızı daha küçük yaşlarda belirlemişti Allah razı olsun. Ayrıca, yakın bir arkadaşıyla beraber oturduğumuz
kasabadaki ihtiyaç sahiplerine yardım eden bir dernek kurmuşlardı. Dostlarıyla beraber
ihtiyaç sahipleri için çalışır, çocuklarını sünnet ettirir, özürlü çocukları
olanlara protez takılması veya tekerlekli sandalye temini için çırpınır
dururlardı. Kendi bütçeleri yetmediği için, dernek çerçevesinde çeşitli sanatsal faaliyetler,
kermesler
düzenliyorlardı. Bunlardan elde ettikleri geliri de ihtiyaç sahiplerine harcarlardı. Yada
zaman zaman şehre gidip,
fabrikaları, zenginleri, sanatçıları tek tek dolaşırlar ve dernek adına
yardım toplamaya çalışırlardı. Bazen onun ağlayarak döndüğünü hatırlarım.
"Neden ağlıyorsun, ne oldu annem?" diye sorduğumda, yardım istediği
zenginlerden birisinin kendisini hakaret edip azarlayarak kapısından
kovduğunu ve buna çok içerlediği için ağladığını söylerdi. Ama ertesi
gün yine giderdi başka birinden yardım istemeye... Aslında bunları
yaşamaya nasıl tahammül ettiğine şaşardım. Çünkü gerçekten iyi bir
aileden geliyordu. Babası bir bürokrattı ve kökleri oldukça seçkin bir aileye dayanıyordu.
Bu sebeple annem hayatı boyunca saygın bir çevrede yaşamıştı. Yaşadığı bu gibi
olaylar muhakkak ki nefsinin hiç hoşuna gitmiyordu, ama o, aldığı dini
terbiye ile nefsine aldırmıyordu belli ki.. Her şeye rağmen iyilik ve
hayır peşinde koşmaya devam ediyordu. Bazen bir bakardık evsiz birini
alıp getirmiş evimize, başka gün kimsesiz bir çocuk bulmuş sokakta ve onu
tutup getirmiş.. Her gün böyle yeni bir senaryoyla karşımıza çıkar ve
bizi şaşırtırdı Allah rahmet etsin! Herkesin her derdine koşup dururdu. İki tane
kiracımız vardı. Hatırladığım kadarıyla üç, yada dört ayda bir kira
öderlerdi. Çünkü annemin teşviki ile kooperatiften ev almışlardı ve borç
ödüyorlardı. Annem de arada bir kaç ay kira almayarak onlara destek
olurdu. Akrabalarımız dahil, herkes ona "Sen aptal mısın? İki tane
yetimin var ve hayatın sıkıntı içinde geçiyor, ama sen millete yardım
ediyorsun. Allah akıl fikir versin" diye çıkışırdı, ama o hiç
aldırmazdı. Bunun yanında çok açık sözlü, cesur ve mert bir hanımdı. Gıybetten ve yalandan hiç hoşlanmazdı. Gıybet etmeye kalkanı
şiddetle azarladığını, ama çok sevildiği için kimsenin ona küsmediğini
hatırlarım. Her ne olursa olsun doğruyu söylerdi, zarar görecek dahi
olsa.. Onu abarttığımı sanmayın, dahası da var ama bu kadarı aklıma
geliyor. İnanın bana "O dini bütün bir hanımdı" derken doğruyu
söylüyordum. Ondan daha iyi bir örnek olamazdı bu konuya.. Ve sonra bir gün kansere yakalandı. Her tarafını kesip
biçtiler. Acılar içinde iki sene geçirdi. Bu onu beden tabiatından da
arındırdı. Fakat bunlar olurken o hiç isyan etmedi, daima neşeli olmaya çalışırdı.
Son nefesini vermeden bir kaç gün önce O'nu, yani Azrail'i
görmeye başlamıştı sanırım. "O çok güzelmiş, alacağını almak için
bekliyor" deyip dururdu. Ve nihayet bir
gece kollarıma alıp ona kendisini çok sevdiğimi, çok iyi bir anne
olduğunu söylüyordum, ki o Kelime-i Tevhid'i tekrarlayarak huzur içinde son nefesini
verip ahirete göçtü. Allah rahmet etsin! Öldüğünde arkasından çok kişiler ağladı, üzüldü. Herkesin sevgilisi
tertemiz bir hanımdı biricik annem Ulviye...Yaşarken hacca gidecek fırsatı
olmamıştı. Ölümünden sonra vekaleten bir başkasını onun yerine hacca
yolladık, ki hiç olmazsa farzı üstünden düşsün diye... Salih bir evlat olup olmadığımı bilmiyorum, ama ona daima duacıyım. Hz. Rasûlullah aleyhisselâm: "Allah, benden evvel herhangi bir insanın cennete girmesini yasaklamıştır. Ancak ben, sağıma baktığımda, beni geçmeye çalışan bir kadın görürüm. Bu kadının benimle beraber cennete girmesinin sebebi nedir? diye sorarım. O zaman, bana denir ki: Bu, gençliği ve güzelliği yerinde bir kadın idi. Fakat yanında yetimleri bulunduğu için, onları büyütüp işleri yoluna girinceye kadar sabredip evlenmedi. Onun bu şefkatli davranışına Allah’ın mükafatı böyle olmuştur. " (İmam Şa’rani, Tenbihu’l-Muğterrin). Ben tasavvufu az çok biliyorum dostlar! Annem Ulviye gibi cahil (!) değilim hakikat ilmine.. Fakat bu kadar bilgi ile henüz onun eriştiği yere ulaştığımı veya hattâ gelecekte ulaşabileceğimi de sanmıyorum. Haşr evresinde mizan kurulduğunda, onun güzel ahlakından sadır olan amelleriyle benimkiler mukayese dahi edilemez. Beni yetiştiren kişi olduğu halde, hiç ona çekmemiş halim de ahlakım da.. Ne vardı biraz anneme çekeydim, kime çektim bilmem?!.. Dahası, o öldüğünde ardından ağlayıp üzülenler olduğu gibi, benim ardımdan kimselerin üzülüp ağlayacağını da sanmıyorum. Hattâ cenaze namazımı kılmaya ve tabutumu kaldırmaya yetecek kişi olur mu, onu dahi bilmiyorum?.. Ne hazin değil mi? Şu fani dünya yaşamında Hakk'a ayna olup O'nu hatırlatabilmek, böylesi ulvi ahlakla hoş bir seda bırakabilmek değil midir yaratılmanın asıl gayesi? Bunu şuurlu yapmak nasip olduysa ne âlâ, ama kaç kişiye nasip öylesi?.. "Cennet ehlinin birçoğunu, bühl (bilgisiz, saf) kişiler teşkil eder" buyurur Rasûlullah aleyhisselâm.. Evet, annem tasavvufu bilmezdi dostlar. Fakat son nefesini verirken yanında olduğumdan, nasıl bir imanla ve huzur içinde öldüğüne şahit oldum. Kısaca onun cennete gireceğinden ümitliyim, ama tasavvufu bilen kendimin sonundan emin değilim açıkçası... Çünkü iş bilmenin çok ötesinde dostlar.. Özetle, eğer sadece bilgiyle ölüm ötesi yaşamın sıkıntılarından kurtulacağını ve bilmeyenlerden daha çabuk cennete dalacağını zanneden varsa çok yanılır. Böylesi güzel bir ahlaka sahip olduğu halde, tasavvufu hiç bilmeyen bir çok kişi var yeryüzünde.. Sırf dini konuları özü itibarıyla daha iyi anladık diye, bu anlayış amellerimizle bütünleşmediği sürece, yukarıda anlattığım ahlaka sahip kişilerden daha fazla cenneti hakettiğimizi düşünmek ancak cahilliktir bana göre.. Fazla söze gerek yok, ne demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. Ümid ederim ki bu yazı "tasavvuf olmazsa, olmaz!" düşüncesine bir açıklık getirebilmiştir. Çünkü düşünceme göre "o da olursa çok güzel olur, ama olmazsa da olabilir!". Yeterki Allah'a Kelime-i Tevhid doğrultusunda iman edin, bu imanınıza yakışır şekilde yaşayın ve bu iman üzere boyut değiştirin. Sevgilerimle.. @ngelic
" İnanıp salih ameller işleyenlere gelince. Onların yaptıklarına karşılık, varacakları Cennet konakları vardır. " (Secde, 34/19)
Hz. Enes radiyallahü anh'dan rivayet edilen bir hadisi şerif:
Kıyamet gününde, insanlar birbirlerine girecekler. Hz. Adem aleyhisselam’a gelip: "Evlatlarına şefaat et!" diye talepte bulunacaklar. O ise: "Benim şefaat yetkim yok siz İbrahim aleyhisselam’a gidin! Çünkü O halilullah’tır" diyecek. İnsanlar Hz. İbrahim’e gidecekler. Ancak O da : "Ben yetkili değilim! Ancak İsa’ya gidin. Çünkü O Ruhullah’tır. Ve O’nun kelamıdır!" diyecek. Bunun üzerine O’na gidecekler. O da: "Ben buna yetkili değilim. Lakin Muhammed aleyhisselatü vesselam’a gidin!" böylece bana gelecekler. Ben de onlara: "Ben şefaate yetkiliyim!" diyeceğim. Gidip rabbimin huzuruna çıkmak için izin talep edeceğim. Bana izin verilecek. Önünde durup, Allah’ın ilham edeceği ve şu anda muktedir olamayacağım hamdlerle Allah’a medhü senada bulunacak, sonra da Rabbime secdeye kapanacağım. Rab Teala: "Ey Muhammed! Başını kaldır! Dileğini söyle, söylediğine kulak verilecek . Ne arzu ediyorsan iste, talebin yerine getirilecektir! Şefaatte bulun, şefaatin kabul edilecektir!" buyuracak. Ben de: "Ey Rabbim! Ümmetimi, ümmetimi istiyorum!" diyeceğim. Rab Teâla: "(Çabuk onların yanına) Git!" "Kimlerin kalbinde buğday veya arpa tanesi kadar iman varsa onları ateşten çıkar!" diyecek. Ben de gidip bunu yapacağım! Sonra rabbime dönüp, önceki hamdü senalarla hamd ve senalarda bulunacağım, secdeye kapanacağım. Bana, öncekinin aynısını söyleyecek. Ben de : "Ey rabbim! Ümmetim !" diyeceğim. Bana yine: "Var, kimlerin kalbinde hardal tanesi kadar iman varsa onları da ateşten çıkar!" denilecek. Derhal gidip bunu da yapacak ve rabbimin yanına döneceğim. Önceki yaptığım gibi yapacağım. Bana evvelki gibi: "Başını kaldır!" denilecek. Ben de kaldırıp: "Ey rabbim! Ümmetim! Ümmetim!" diyeceğim. Bana yine: "Var kalbinde hardal tanesinden daha az miktarda imanı olanları da ateşten çıkar!" denilecek. Ben gidip bunu da yapacağım. Sonra dördüncü sefer Rabbime dönecek, o hamdlerle hamd u senada bulunacağım, sonra secdeye kapanacağım. Bana: “Ey Muhammed! Başını kaldır ve (dilediğini) söyle, sana kulak verilecektir! Dile talebin verilecektir! Şefaat et , şefaatin kabul edilecektir!” denilecek. Ben de: Ey Rabbim! Bana "Lâ ilâhe İllallah" diyenlere şefaat etmem için bana izin ver!” diyeceğim. Rab Teala : "Bu hususta yetkin yok! - veya: Bu hususta sana izin yok! - Lakin izzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için "Lâ ilâhe İllallah" diyenleri de ateşten çıkaracağım!" buyuracak.(Buhari Tevhid 36, 19, 37, Tefsir bakara 1 , Rikak 51; Müslim, İman 322, (193).
Not: Fırsat bulduğumda son zamanda yayınladığım "yeni yazıları" ilgili eski yazılara ilave edeceğim. Şimdilik bu düzenlemeyi yapacak zaman bulamadım.. |