|
|
Kitabınızı Okuyun! Sen ey insan,
açıklayıcı bir kitap gibisin; harfler içindeki sırları açığa vuran
vasıtalardır. (Hz. Ali)
Bu yazılar,
doğmadan çok önce, kozmik planda (özdeki boyutta) Levh-i Mahfuz'a
yazılmış ve nihayet madde beynimde aşikâr olmuş, bir kitabın (ilmin)
satırlara dökülmesidir. Hattâ bu sadece benim için değil, hepimiz
için böyle.. Nasıl mı?.. açıklayalım.
*
Senden evvel de Rasul
olarak başka değil, ancak kendilerine vahy ediyor olduğumuz erler
göndermişizdir; ehl-i zikr'e (kitap ehline) sorun bilmiyorsanız! Sana
da bu zikri (kitabı) indirdik ki kendilerine indirileni nâsa
(insanlara) anlatasın ve gerek ki
düşünsünler!
(16/44)
Yukarıdaki ayette işaretli
kısım üzerinde düşünülecek olursa neyi anlatmaya çalıştığım daha
kolayca anlaşılır. Fakat biz yine de konuyu daha detaylı
açıklayalım.
Levh-i Mahfuz Ümm-ül Kitap (Ana Kitap /Kitabullah)tır. Ana Kitab'ın
her bir zerresi de O'na ayna birer kitaptır. Her bilinçli
birim (ki insan beyni de buna dahildir), Ana Kitab'ın (Levh-i
Mahfuz) kapsamındadır. Levh-i Mahfuz uzakta, ötede bir yerde
değildir. Tüm varlığımızla O Ana Kitab'a dahiliz. Ana
Kitap, madde beynimizi, ikizi olan ruh bilincimizi, beden
bilincimizi, yani insan olarak tüm varlığımızı kapsar. Bizimle
beraber, evrende her ne varsa tümünü kapsar.
Ana Kitap'ta sonsuz sınırsız evren ve evrenle birlikte
varolan sayısız sonsuz herşeyin bilgisi mevcuttur. Her bir zerre de
Ana Kitab'ın bilgisini taşır, demiştik. Evrenin holografik
yapısını bir çoğunuz bildiği için, o konuya tekrar girmeyeceğim. O
halde, hiç birimiz yeni bir şey öğrenmiyoruz. Aslında doğarken bize
beynimizde hediye olarak verilmiş, birer Ana Kitap nüshası
taşıyoruz. Dışsal olarak
aldığımızı düşündüğümüz (kaldı ki iç dış yoktur, bu sadece bir
illüzyon) bilgiler, beynimizde saklı bir kitabın tozunu alan bir
temizlik bezi gibidir. Aslında yeni bir şey öğrenmiyoruz.
Derinlerde, beynimizin tozlanmış raflarında gömülü bir kitabı,
bulunduğu yerden harf harf, kelime kelime, satır satır, sayfa sayfa
bulup çıkarıyoruz. Beynimizdeki raflar öyle tozlu, ki kitabın
(Ümm-ül Kitab'ın bizdeki nüshası) içinde yazanlar, okunmaz bir
halde... Bize de bir Cebrail gelse de "OKU!" dese,
belki OKU'yabilirdik, tıpkı Hz. Muhammed Mustafa
aleyhisselâm ve diğerleri gibi... Hz. Musâ kendindeki
nüshadan OKU'du ve okuduklarına "Tevrat" dedi. Hz.
Davut kendindeki nüshayı OKU'du ve okuduklarına "Zebur"
dedi. Hz. İsâ kendindeki nüshayı OKU'du ve
okuduklarına "İncil" dedi. Hz. Muhammed kendindeki
nüshayı OKU'du ve OKU'duğuna Kur'ân dedi. Daha
bir çokları kendindeki nüshadan OKU'yabildiğini açıkladı
insanlara.. Kimi bunu Allah'ın emriyle ilâhi bir görev alarak yaptı, kimi Rabbine
şükrün bir ifadesi olarak, kulluğunun hakkını vermek adına yaptı...
Fakat herkes
kendi nüshasının tozunu aynı oranda alıp, temizleyemedi. Bu
temizleme işine "arınma" dendi. Benlikten arınma, yani
kendini evrenin yaratıcısından ve evrenden ayrı, müstakil bir birim
sanma kirliliği... Böyle olmadığını idrak ve bu bilinçle yaşam
ise, bizdeki kitabın tozunu almaktır.
"O,
elbette şerefli (değerli) bir Kur'an'dır. Korunmuş
(saklı) bir kitaptadır. Ki O'na, temizlenip-arınmış olanlardan
başkası dokunmaz. (el süremez)" (Vâkıa, 77-79)
"O'na arınmış olanlardan
başkası dokunmasın!" demiyor, dikkat! Zaten arınmayan O'na
dokunamaz; yani O'nun ruhunu kavrayamaz ve O'nu
hakkıyla OKU'yup değerlendiremez anlamında bir
bilgilendirmedir bu ayetin ifade ettiği..
Arınmamış olmanın (temiz olmamanın), yani kendini evrenin yaratıcısından ve evrenden ayrı, müstakil bir birim
zannetme yanılgısının sebeplerini çeşitli yazılarımda yazdım. Tekrar o konuya
girmeyeceğim. Bu defa sadece, kitabımızı derinlere gömen ana sebebi
belirtmekle yetinelim.
Peki kendindeki saf nüshaya ulaşmak için tamamen temizlenen var mı?
Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselâmın, kendindeki nüshanın
tamamına ulaşabilecek arınmayı (temizliği) gerçekleştirebilen tek
insan olduğunu düşünüyorum. Ancak, sonsuz sınırsız bilgileri
kapsayan bir Kitap'tan söz ediyoruz. Bu Kitab'ın
tamamını bilmeye, açıklamaya ne insan ömrü yeter, ne de
açıklandığında anlamak için insalık bilinci kapasitesi yeter. Bu
sebeple tamamını OKU'yabilmeye müsait bir kapasite kendinde
açığa çıkmasına rağmen, O Kitap'tan Allah'ın
dilediğini OKU'muştur. Rabbi'nin izniyle OKU'duklarından
da, sadece insanları ilgilendiren ve ivedilikle bilinmesi
gerekenleri açıklamıştır diye düşünüyorum. Bunu bana "Cebrail
öğretti" diye açıkladığı bir çok şey Kur'ân'da yer almaz. Biz
hadislerden öğreniyoruz çoğunu... Yani, Allah'ın izin verdiği
kadarını açıkladı. Bu açıkladığı ilme de Kur'ân ismiyle
işaret edilmiştir. Kanımca, kendisinde öyle bir kapasite açığa
çıkmıştır ve öyle bir arınma gerçekleşmiştir, ki ölüm ötesi boyutta
da Kitab'ından yöneldiğini OKU'maya devam edecektir.
Madde beyni olmasa dahi, dünyada aramızdayken, o beyne ait düşünme
fonksiyonu da dahil, tüm güçleri ruhuna yüklemiştir. Bu dereceye
ulaşabilen başka biri var mıdır, bilemem? Allah herkese nasip
etsin dilerim. Beni de, Rasulullah hakkındaki, anlamak ve
anlatmakta yetersiz düşüncelerimi açıklama cüretimdem dolayı
bağışlayıp, O'nun şefaatine nail etsin Rabbim!
Kimsenin
ulaşamadığı bu arınmayı "nasıl?" gerçekleştirebildiğine gelince...
Bu, ilâhi bir senaryonun sahnelenmesiyle alakalıdır kanımca... Bazı
hadisleri inceleyince, bu kaderin kozmik planda gerçekleşen bir
tasarım olduğunu anlıyoruz. Cebrail'in yardımı da ÖZ'den gelen
bir destektir. Cebrail'e bu sebeple Kur'ân'da
"elçi" denmiştir. Dıştan değil, ÖZ'den gelen elçi..
Üstün vasıflarla aşikâr olan beynindeki musavvire gücüyle, bu özel
melekî
(bilinç+enerji) yardımını suretlenmiş olarak görmüş ve adına
da
"Cebrail" denmiştir. Cebrail bir meleki güçtür, Akl-ı
Küll'ün beyinde aşikâr olmasıdır. Algılanırken terkibi bir surete
bürünüşü ile varlık aleminde Cebrail ismiyle tanımlanmıştır.
İşte böyle... Bu yüksek beyin kapasiteli, şuursal tekâmülünü
tamamlamış insanlar, çok daha fazlasını OKU'dukları halde, o
günkü insanlığın kapasitesine oranla, anlaşılabilecek ve faydalı
olabilecek kadarını açıklamıştır. Hatta diğer boyutta da OKU'maya
devam ettiklerini düşünüyorum. Çünkü, Allah ilmi ve bilgi
sonsuzdur. Ne bilinirse bilinsin, bilinenler bilinmeyene oranla bir
hiçtir. Konudan kopmadan, asıl mevzumuza dönelim.
Arınıp,
rablerinin izniyle kendindeki nüshayı OKU'yan zatlar,
kapasitelerini yüksek gördüğü bazı özel kişilere ve yakınlarına,
diğerlerine açıkladığından daha fazlasını açıklayarak, sır olan bu
bilgilerin bugünlere kadar gelmesini sağlamışlar.. Meselâ, Musâ
aleyhisselâm'ın OKU'duğu kitabından bazı özel sırlar,
şimdilerde "Kabala" ismi ile biliniyor. Yine İsâ
aleyhisselâm'ın havarilerinden bazılarına açıkladığı
Hristiyan Mistizm'i diye bilinen bazı sır bilgiler olduğunu da
biliyoruz. Tasavvuf da müslümanların günümüze taşıdığı
sırlardır. Bu sırların bir çoğu Allah tarafından bizzat
Kur'ân'da, bazıları da hadislerde, misallerle gizlenmiştir.
Bazılarını da Ehl-i Beyt, Ashab-ı Kirâm ve diğer Allah
velileri sır olarak taşımıştır. Meselâ, Hz. Ali'ye bu
sırların açıldığı ve daha sonra o sırlara bizzat vakıf olduğu da
rivayet edilir. Buna rağmen hiç kimseye açıklanmayan sırlar da
vardır. Bunu da yine hadislerden anlıyoruz. Çünkü, açıklamadığı
sırlar da olduğunu Rasulullah açıkça söylemiştir.
İşte benim buraya yazdığım satırlar da, bendeki nüshadan, rabbimin
izniyle OKU'yabildiklerimdir. Kapasitem ve arındığım ölçüde
ne OKU'yabildimse yazdım. Hiç bir şeyi saklamadan,
örtmeden... Artık insanlığın her şeyi anlayabilecek kapasiteye
ulaştığına inanıyorum. Madem birileri OKU'du, sizler de o
birilerinin OKU'duğunu OKU'yabilirsiniz. Birinin
OKU'ma sırası senaryoyaya göre, diğerinden biraz daha önce
gelmiştir, hepsi bu... Herkes kaderini yaşamaya mahkum edilmiştir.
Hiç kimsenin hiç bir şey elinde değildir; her şey Rabbimizin izniyle
olur! Bizler elimizden geldiğince birbirimize destek oluruz ancak..
Birbirimizin hayrını ve iyiliğini istemek, hakikatin gereğidir.
Çünkü, ÖZ'de BİR'iz, ayrı gayrımız yok!.. Hakikati bilen
için; Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma gibi birimler(!)in kendini
kurtarması için OKU'ması değildir hedef.. Asıl amaç,
evrenin tekâmülü gerçekleşirken, bu tekâmülün kâmil bir aşaması
olarak, Allah Zatı'na layık kulluk edebilmektir. Sen, birim
sen olmadığını anladığında, bütün için yaşamaya başlarsın. Aslı
hayal olan ben'in için yaşamak anlamını yitirir. Artık mutlak BEN'e
dönük bir şuurla yaşarsın. Nefsin aslı da O Ben olduğu için,
bu halde artık nefsine zulmeden olmaktan çıkarsın.
Ancak, birim ben zannından arınılmazsa, hiç kimse beyninde yazılı
olup, "rabbinin adıyla" (yardımıyla, özden gelen güçle, O'nun
izniyle) aşikâr olabilecek nüshayı OKU'yamaz. Belki sadece,
beynindeki Ümm-ül Kitap nüshasına, birinin OKU'duğu
kitabı monte etmeye çalışacaklardır. Bunun da kimseye bir faydası
olmaz. Hadis-i şerifte "Allah’a giden yollar onun yarattıklarının
nefeslerinin sayısıncadır" buyrulmuştur. O halde yönelişiniz
özünüze olmalı ve bunun için kendi kitabınızı okumalısınız. Sizinle kendindeki kopyadan OKU'duklarını
paylaşanlardan öğrendikleriniz, size sizdeki kitabı
(nüshayı/kopyayı) OKU'yacak arınmayı sağlamadıysa, bu
bilgileri edinmenizin size hiç bir faydası olmaz. Tüm
faaliyetleriniz boşa emektir. Çünkü, tüm bu paylaşımlar, size sizde
bir kitap olduğunu ve onu bulup OKU'duğunuzda bilincinizin
tekâmül edebileceğini farkettirmek ve bu şekilde özünüze yönelmenize
yardımcı olmak içindir. Ne bulursanız okuyup ezberleyin ve
sonra da ezberlediğiniz o bilgileri, sizdeki kitabı daha da derine
gömecek olan "benlik zannını kuvvetlendirmek için kullanın"
diye değil.. Zira, sırları öğrenen bazı kişilerin ilk yaptığı budur.
Bu sebeple eskiden herkese sır verilmezmiş.. Bu sırları ele
geçirdiğinde nefsi kabarır da, kitabını daha da derine gömer diye...
Yani kimi zaman öğrenilenler, zarar verici de olabilir. Bilgi kesin
bıçak gibidir; doğru kullanılmadığında ekmek yerine el kesebilir.
Hakikate dair bilgiler, kendi kitabınızı OKU'ma yolunu açıp
ekstra erdemler kazandırabildiği gibi, hiç bir şey kazandırmayıp
önceden varolan erdemlerinizi de yok ederek, sizdeki kitabı daha da
derinlere gömebilir!
Ancak, insan bilincinin bu tehlikeyi görecek zeka seviyesine
geldiğini düşünüyorum, umarım yanılmıyorumdur. Yine de tedbirde
fayda var diyerek, bazı uyarılarda ve tavsiyelerde bulunacağım.
Birim nefs zannı da ilâhi senaryoda yazılmış bir kaderdir ve bunun
da sebepleri vardır. Bu illüzyonun mimarı, bizzat alemlerin Rabbı
Allah'tır. Oluşturulan bu illüzyon, çok boyutlu seyir ve evrenin
ayakta kalması içindir. Dalgalanan dev bir hologramdır evren.. Bunun
üzerinde düşünülebilir, ayrıntıya girmeyeceğim. Bu seyrin de bir
ilâhi kanun olduğunu bilirse kişi, külliyen bu seyri yoketmek için
enerjisini tüketmez. Yokedemezsiniz, ancak çokluk içinde Tek'i
görmek gibi bir kabiliyet ortaya koyabilirsiniz. Tüm bu hakikatleri
öğrendikten sonra dahi, zihniniz size birim olduğunuz oyununu
oynamaya devam edecektir. Zihninizin size oynadığı oyunlarla
gerilmeyin. Onu, dikkatinizi çekmeye çalışan yaramaz bir çocuk gibi
kabul edin ve relaks olun. Sakince, tıpkı bir çocuğu oyalarmış, yada
başınızdan savarmış gibi, tebessüm ederek onu savın ve Tek'i
Tek'lik noktasından seyretmeye gayret edin. (Aslında bu
seyir çaba ile değil, Allah lutfuyla gerçekleşir;, bununla beraber
Allah lutfu da çabayı bırakmayanlara erişir.) Tüm varlığa bu
noktadan bakışı bilincinize yerleştirmeye çalışın, ama sakın bunu
zorlayarak yapmayın. Sakince ve huzur içinde... Kişisel düşünceme
göre, zorlamanın faydası yoktur. Zihnen sakin bir mücadeleyi
öneririm. Hararetli ve hırslı değil, sadece en az birim bilinciniz
kadar kurnaz olun. Daima dingin bir zihin içinde kalmak esastır. Bu
arada bir detayı daha belirteyim. Nefs ve akıl diyoruz. Aslında
hepsi zihnin (bilincin) çeşitli halleridir. Kendini varlık aleminden
soyutlayarak, müstakil birim sanan bilince "nefs" denir. Tüm
varlıkla BİR olduğu şuuruyla, Tek'lik noktasından
bakan bilince de akıl denir. Artık ne kadar akıllıyız, bir
düşünelim?!.. Bilincin çeşitli hallerinden söz etmemiz sebebiyle, "zihnimizin
oyunları" dedim; klasik söylemle, "nefsimizin oyunları"
demedim.
Kendini (zatını, benini), çokluk içinde müstakil birey kabul eden
zihin (birim nefs), yani "bizim yaramaz çocuğumuz", daha neler neler
yapar dikkatimizi üzerine çekmek için... "Bana inan, gel benle
ilgilen, dikkatini bana yönelt!"..deyip durur. Hakikate dair bir şeyler
öğrenirsin, iman edersin, inandığını yaşamaya çalışırsın. Bir süre
sadece seyredeyim, neler olup bittiğini anlamaya çalışayım dersin.
Madem birim ben yokum, o halde olaylara müdahil olmayı bir süre
terkederek, zihnimi sakinleştireyim ve bunu idrak edeyim dersiniz.
Ama ne mümkün, kırk hile ile, bin türlü yoldan dolanıp gelir ve
karşımıza çıkıp dikkatimizi çekmeye çalışır. Ona buna karıştırır,
olaylara müdahil ettirir, sorumlu başçavuş gibi her şeyi kontrol
altında tutmayı telkin eder vs.. Bunları çok çeşitli yollarla, hatta
iyi niyet adı altında dahi yaptırır. Asla olanı olduğu gibi
seyretmemize izin vermez. Tüm gayesi bir şekilde bizi olaya müdahil
ettirmektir, ki kendi varlığını ispat edip, göstersin. Oysa evrenden
ve yaratıcısından ayrı gayrı bir birim olmadığımızı idrak için, bir
süre hayati fiiler dışında, bu nevi zihni olumsuz yönde (aslına,
hakikatine uygun olmayan şekilde) aktive eden fiilerin terki
gerekir. Fakat Allah'ın sistem kanunlarının kesintisiz
yürümesi, O'nun kudretine bir delildir. Bu illüzyon O'nun
kudretinin eseridir. Zihni bundan kurtarmak da ancak O'nun
izniyle olur. Kısaca bu iş oldukça güçtür.
Bazen iyilik,
hayır ve benzeri örtüleri örtünerek çıkar karşımıza.. Kimi zaman da
"bu, sana veya şuna, yada falancaya nasıl yapılır?" diye, adalet ve
eşitlik(!) duygularımızı dürtükleyerek çıkar karşımıza, kurnaz ya..
Eğer telkinlerinde başarılı olduysa, kendimizi kaptırıp, zihinsel ve
bedensel fiilî tepkiler verebiliriz. Oysa karşımızda gördüğümüz en
az bizim kadar hayali birimlere kızıyoruz, kırılıyoruz veya her ne
tür tepki koyuyorsak... Bazen gözle görünür, farkedebileceğim
zihinsel tepkiler vermez de, kurnazca davranıp sessiz tepkiler vermeye ikna eder
bizi..
Fiilsizlikle, sessiz tepkiyi karıştırırız. Oysa fiilsizlik, zihnin
sakinliğidir. Zihin sakin değilse, beden sussa ne olur?
İnanın birim zihnimiz (isterseniz ona klasik tabirle nefsimiz veya
şeytanımız deyin) çok kurnaz ve başedilmesi güçtür!.. Tüm bunları
aşmadan bizdeki Kitab'a ulaşmamız da çok zor!.. Oysa bu Kitab'ı
dünyada yaşarken OKU'mak çok önemli! Kabre girdiğimizde
sorulacak "kitabın ne?" sorusu üzerinde düşünmeliyiz! Nefsine
zulmedenin (nefsinin aslına uygun fiiler içinde olmayan) karşılacağı
neticeler, kendi elleri ile (kendi birim zihniyle) yaptığının
neticesi olacaktır, bir anlamda... Ölüm ötesi yaşam ile
ilgili yazımda, kabir alemi ile ilgili düşüncelerimi
yazmıştım. Burada yeniden girmeyelim.
Aslında bu paylaşımımla kime ne kadar ulaşabilirim, bilmiyorum.
Ayrıca, hidayet ve selâmet ÖZ'dendir. Kimse kimseye hidayet
edemez, kimse kimseyi selâmete çıkaramaz, Allah
dilemedikçe!.. İnsanların zihni, içi sırlarla dolu kapalı bir kutu
misâli... Sanki zihinler bir zindanda, görünmez zincirlerle bağlı
gibi... Biri bize hakikatleri anlatıyor ve tavsiyelerde bulunuyor.
"Tamam, tüm bu anlatılanlara inandım, haklısın!" diyoruz ve arkamızı
dönüp bildiğimizi okuyoruz. Lastiğin esnedikten sonra,
bırakıldığında geriye dönüşü gibi bilincimiz.. Onu bir türlü kendini
birim zannetme zincirinden ve beden zindanından (kabrinden)
kurtaramıyoruz. İnsanın cehennemi de budur zaten... Cenneti ise, bu
saplantıdan kurtularak yaşamdır.
Umalım ki, Allah evvelimizde (Kozmik planda/Levh-i Mahfuz'da)
takdir etmiş ve bu kapasite bizde de açığa çıkmış olsun. Ancak o
zaman tüm bu öğrendiklerimiz, "OKU! Yaratan Rabbin adıyla
(iradesi, idaresi, kudreti ve izniyle) OKU!" hitabını işitip,
kendi kitabımızı OKU'yup, yazmaya (yaşamaya) yarar! @ngelic
2004 |