|
|
|
Aşk Bir Cehennem mi? Cehennem, "insanı"
yakıp nefsinden arındırdığı için, rahmettir. Bilindiği üzere,
iyileşmez yaraları şifa bulsun diye yakarak dağlarlar. Bunun gibi,
maddi ve manevî yanışların söz konusu olduğu cehennem yaşamı da
(ki bu yaşam dünya yaşamını da kapsar) "insan bilincin"e
şifadır. Çünkü aslının, özünün farkında olmayan bilinç devasız
hastalığa yakalanmış gibidir. Bu sebeple bilinci, birim nefs
yanılgısından ve bu yanılgıdan kaynaklanan esaretlerden, yakarak
arındırır cehennem... Bu arınma, bilincin aslını-özünü (zatını ve
Tek'liğini) farketmesiyle birim nefs zannından ve bunun oluşturduğu
ızdıraplardan kurtulmasını sağlar. İşte bu açıdan, yani "insan
bilinci"ne şifa olması bakımından, "cehennem bir rahmettir"
denmiştir. Acı ilacın içimi gibi, hastaya zevk vermeyebilir; lakin
sonucu şifa, sağlık ve selamettir. Böyle bakılacak olursa, alemlerin
Rabbı Allah'ın, cehennem de dahil olmak üzere, hayır ve
güzellikten başka bir şey yaratmadığını söyleyebiliriz. "Lâ ilâhe illallah" yani kelimeyi tevhidle vurgulanan gerçek! İllâ (sırf, sadece, yalnız) Allah, O'nunla birlikte ilâh (O'na ortak olabilecek hükmü, iradesi, kudreti olan) yok.. "Varlık alemi açısından" bakılırsa, O Tek ilâh'tır demektir. Bu mânâda "İlâh" demek, kendisine kulluk ve ibadet edilen, hüküm ve iradede ortağı olmayan demektir, ki bu tabir varlık alemine dönük bir anlatımdır. Aslında "sırf Allah" denildiğinde, sırf kelimesinin mânâsı başka bir varlığa yer bırakmaz. Sırf Allah ise ve O'ndan gayrı yoksa, kim kime kulluk ve ibadet eder? Kulluk ve ibadet eden yoksa, İlâh kimdir? gibi düşünülebilir. Konuyu başka bir açıdan ele alalım. Allah'ın, yarattığı varlık aleminde hüküm ve iradesinde ortağı yoksa eğer; melek, insan veya cin sınıfından herhangi bir varlık, O'na bu bağlamda ortak olabilir mi? Diyelim ki Kelime-i Tevhid Allah'ın Tek İlâh olduğundan söz ediyor. Madem Allah Tek ilâhtır ve irade, kudret ve bu türden sıfatlarda ortağı yoktur; o halde, O'ndan başkasında bu sıfatlar nasıl olabilir? Çünkü bu sıfatlar başkasında olsa idi, o her neyse, O'nun ortağı olurdu. Fakat ortağı olmadığı açıkça bildiriliyor. O halde, melek, insan veya cin sınıfından herhangi bir varlık, bu sıfatlara sahip değildir. Peki, iradesi, kudreti ve bilinci olmayan varlıkların gerçekliği olabilir mi? Demekki, Allah'tan gayrı varlıkların cümlesi bir varsayımdan ibaret hayaldir! O'nun hükmü ve iradesinde olan, ilminde yoktan yarattığı bir varlık aleminden söz ediyoruz. Bu şartlarda, alemin topyekün bir hayal olmasından doğal ne olabilir ki? O halde, çokluk seyri ve cüz-i irade bir illüzyondan başka bir şey değildir. Sadece (sırf) Allah demek ise, O'nunla birlikte veya O'ndan gayrı bir varlığa yer yok demektir. Kul kavramı, çokluk sanısındaki bilincin, Zat'nın varlığına delil ve işaret olarak seçtiği tanımlayıcı bir kavramdır ancak. Bilincin algıladığı ve "kullar" olarak isimlendirdiği mânâların, O'ndan gayrı müstakil bir varlıkları yoktur. Hakikat böyleken; yani, Zat'ı Allah olan bilincin, algıladığı zaman mekân boyutunda kendini bir bedenle özdeşleştirmesi; özünden (O'ndan) ve özünün yarattıklarından ayrı, müstakil bir varlığı olduğu fikrine saplanıp kalması, bilincin cehennemini oluşturur. Çünkü çokluk illüzyonuna kapılıp, buna endeksli değer yargısı ve şartlanmaların tutsağı olmuş ve bu esaretin oluşturduğu duygularla acı çekerek huzuru kaçmıştır. İşte cehennem!Bilincin cehennem
ortamını (boyutunu) algılamasıyla, cehennemi yaşaması
ayrı şeylerdir. Cehennem ortam olarak, dünya gibi zaman ve mekân
sınırlılığının olduğu bir boyuttur. Bilinç, zaman mekân
sınırlılığında algılayabilir, ki buna zorunludur da... Ancak, bu
algılama bilince doğrudan azap vermez. Ancak, zatı itibarıyla
bakıldığında, girdiği kısıtlamalardan dolayı bir takım boyutsal
sıkıntılara girebilir, ama bu boyutu algılaması azaba girmesinin
nedeni değildir. Bilincin azaba girmesi, yani cehennemi yaşaması
demek ise: algıladığı üllüzyonla (boyutla) özdeşleşmesi,
zatını unutması ve aslı yok olan evren hayalini ciddiye alması
neticesinde, gerçekliği olmayan duygular üretip manevî ızdıraba
girmesi demektir. Bu açıdan bakılırsa, bilinç, zaman ve mekân
sınırları olan bir ortamı (boyutu) algılıyor olsa dahi, eğer
zatının farkındaysa (ki bu zata ait güçlerin de farkındadır
demektir), manevî azaplar içine girmeyecektir. Çünkü
akıl özelliği aktiftir, bu sebeple bilinç uyanıktır, şuurludur.
Kendiyle ilgili gerçeği bilmektedir, güçlerinin farkındadır ve
kendisine azap verecek, ikinci bir varlığın söz konusu olmadığının
idrakındadır. Bu noktadaki bilincin, çokluk illüzyonuna ait değer
yargıları ve şartlanmaları da olmayacaktır ve buna bağlı duyguları
ve zaafları da... Böylesine hür, sınırsız, uyanık ve
kayıtsız bir bilince, hangi şey ızdırap çektirebilir?
Cehenemin rahmet oluşundan dolayı, bilincin cehenneme girip yanmasında da hayır vardır. Çünkü bilinç, ortam olarak zaman ve mekân kısıtlılığındaki cehennem boyutunu algılamaktadır. Bunun hikmeti de, Allah'a ait ilâhi mânâları seyretme hükmüdür. Zira, cehennemde seyredilen ilâhi mânâlar, sadece bu boyutta aşikâr olabildiğindendir. O halde bilincin kendine ait kuvvede olan mânâları seyretmesi için, bu boyutu seyri (algılaması) gereklidir. Ama çoklukta Tek'i görebilmesi için, önce kendi kendine kapıldığı bu illüzyondan kurtulması gerekir. İşte bu sebeple, insan bilincinin (halifenin) manevî ızdıraplarla yanışı, aslında bir rahmettir. Akıl kendi menfaatlerini kollar. Eğer birileri üzerinize ateşten gömlek giydirirse, yanmamak için hemen o gömleği çıkarırsınız. Çünkü aklınız size böyle yapmanızı söyler. Bu sebeple, manevî ızdırapla yanan bilinç de, akıl özelliğini kullanarak, kendini aslı olmayan bu aldanıştan (ateşten) kurtaracak şuur biçimine (hakikat ilmine) yönelir. Çünkü tüm ızdırapların kaynağı çokluk aldanışıdır (sanısıdır). Bu yanılgıyla ürettiği duygulardan kaynaklanan ızdıraplar yaşayan biliç de, aklıyla TEK'e yönelip odaklanarak, acı çekmekten kurtulur. Bu ızdırap aşk dahi olsa böyledir. Kısaca; aşk, bilincin akıl özelliği aktif olmadığında girilen bir cehennemdir. Bilincin akıl özelliğinin aktif olmasıyla o cehennemden çıkılır! Aşk konusunda meşhur
bir efsaneden söz edilir. Kays'ın (Mecnun) Leyla'ya
duyduğu aşk.. Kays bu aşk (seven ve sevilen ikiliği veya
çokluğu) sebebiyle öyle bir yanış içine girmiştir, ki bilinç kendini
kaybetmiş ve normal işleyişinden çıkıp anormal davranışlar
sergilemeye başlamıştır. İşte o vakit Kays'a, Mecnun
(deli) lâkabı takılmıştır. Peki sonra ne olur? Bilincin akıl
özelliği devreye girer ve kendini aldanıştan kaynaklanan bu
ızdıraptan (çokluk illüzyonundan kaynaklanan sevdiğine kavuşamama
ızdırabı) kurtaracak düşüncelere yönelir. Nihayet bilinci Zat'ını,
TEK'liğini, özündeki güçleri farkeder ve çokluk varsanısının
bir hayal olduğuna ikna olur. Algıladığı her şeyin aslında Zat'ına
ait mânâlardan ibaret olduğunu idrak etmiştir artık.. Aşk yanışıyla
sonunda gereçeğe ulaşmıştır. Artık O bilinç bir Mecnun
değildir, Zat'ının farkında olan ve bu şuurla algılayan bir
bilinçtir. Nitekim, Kays'ın kendi aşkından deli divane
çöllere düştüğünü duyan Leyla, Kays'ı görmeye gider.
Ama Kays aşk cehenneminde arınmış ve artık Leyla
hayaline aldırmıyordur, çünkü Kays ve Leyla'nın
Zatı'nı idrak etmiştir. Nitekim Leyla; "Ben geldim
Kays, Leyla!" dediğinde, Kays; "Sen de kimsin? Çekil
git! Ben zaten Leylâ ile (Zatı ile) beraberim
(BİR'im)!".. demiştir. Aşkı yaşayan bilinç, "insan bilinci değilse", (yani bilinç akıl özelliğini ortaya koyamıyorsa) ortaya aklî dengesi bozuk bir kimse çıkar. Bu kişilerin beyninde Dopamin seviyesi oldukça yüksektir. Aklı devreye alamadığı için, bu salgının dengesizliği artarak devam eder. Sonunda da takıntılı, paranoyak kişilere dönüşürler. Çünkü, beyindeki Dopanin seviyesinin yüksek olmasının etkisi, takıntılar olarak kendini belli eder. Günün bilmem kaç saati aşık olduğu(!), kavuşamadığı veya bağlandığı şeyi düşünen beyin, takıntılı demektir. Bir şeye takan, her şeye takabilir! Bu kimseler kendileri huzura kavuşamadıkları gibi, çevrelerine de huzur vermezler. Negatif bilinç yayını ile, çok geniş bir alan içinde kalan bilinçleri de olumsuz yönde etkileyebilirler. Kısaca, ne kendilerine faydaları olur, ne başkasına... Bu durumun doğal sonucu ise, bilincin ebedi cehennemi ve hüsranı olacaktır! Ne yazık ki bu da bir kaderdir ve takdirle alâkalıdır! (Tüm varlığa eşit ve ayırımsız duyulan sevgi, bu anlatılanla karıştırılmamalı. Evren ve evren içre mahlukatla BİR olduğu hissiyatı içinde, sevip, şevkat ve merhamet duymak ulvî bir hissediştir. Bizim konumuz ayrılık fikrinden kaynaklanan ızdıraptır) Keşfi bir rüyada cehennemi görmüştüm. Burada bulunanlar sürekli mantıksızca şeyler yapıyordu. Büyük bir ateşin etrafında toplanmışlar ve kendi istekleriyle o ateşin korlarına ellerini, ayaklarını ve bedenlerini sürüyorlardı. Bunu yaparken çok acı çektiklerini görebiliyordum. Fakat geri çekilip, tekrar tekrar ateşe yürüyorlar ve yanık ellerini, ayaklarını ve bedenlerini o kor ateşe yine yeniden sürüyorlardı. Oysa her yerleri yanıktan yara içindeydi ve çok acı çekiyorlardı. Buna rağmen tekrar o ateşe dokunmamayı bir türlü akıl edemiyorlardı. Bunun yanında daha bir çok ızdırap verici işkenceyi kendi kendilerine ve tekrar tekrar yapıyorlardı. Kendini çarmıha gerenler, acı çekmek için çeşitli akıl almaz işleri bile bile yapanlar.. Bunlar rüya aleminde suretlenmiş mânâlar, dünya yaşamında bu mânâların nelere karşılık geldiği de ayrı konu.. Cehennemdekilerin cümlesi akıldan yoksun gibiydi ve sürekli mantıksızca aynı şeyleri tekrar edip duruyorlardı. Kimse onlara işkence etmiyordu; kendileri isteyerek kendilerine işkence ediyorlardı. O kadar akıl almaz ve dehşet verici bir sahne seyrediyordum, ki gördüklerime inanamıyordum. Çok üzüldüm hallerine ve onları durdurmaya çalıştım. "Yapmayın, yanacaksınız, gitmeyin ateşe!" dediysem de beni işitmediler. Ateşe gitmelerine engel olmak için önlerine geçtim, ama boş gözlerle bana bakıp ittiler ve yine ateşe yürüdüler. Çaresizlikten gözyaşlarıyla Allah'a yalvardım: "Bunu kendilerine neden yapıyorlar? Ne olur onların akıllarını kullanmalarına izin ver, onlara merhamet et, çok acı çekiyorlar! Kendilerine yaptıkları bu mantıksız işkenceden kurtar onları!" diye... Bu rüyadan gözyaşlarıyla ve üzüntü içinde uyandığımda, Uzakdoğulu bir bilgenin sözü aklıma geldi, şöyleydi: "Cehennem, mantıksızca tekrarlardan ibarettir". İlk okuduğumda, bilgenin ne demek istediğini anlamamıştım. Fakat bu rüyadan sonra, mânâsını anlamış oldum. Demekki cehennem,
bilincin akıl özelliğini kullanamadığında, kendi kendine oluşturduğu
bir ızdırap haldiydi. İster dünyada olsun, ister kabir yaşamında
veya sonrasında.. Ötede bir cehennem hayali kurmaya gerek yok..
Bugün dahi cehennemi yaşıyoruz. O halde, kim ki herhangi bir
konuda acı çekiyorsa (ateşi tutuyorsa), o kişi
cehennemdedir. Ve acı çekeceğini bile bile, o ateşi
defalarca, yine yeniden tutmaya devam ediyorsa, potansiyelinde
holografik olarak mevcut olan aklını "kullanamıyor" demektir.
Çünkü akıl, ateşte elin yanıyorsa, elini ateşten çekmeni söyler ve
bir daha da yaklaşmana izin vermez! (Tabii ki bu rüya öncelikle
bana rahmetti. Çünkü bu rüyadan sonra, dünyama bakışım ve hayatın
anlamı değişti.) Fakat, bende zuhur eden aklın sana faydası yoktur, sende zuhur edenin de bana faydası olmaz. Sen cehennemi bilincinde yaşıyorsun. Bilincin kendi akıl özelliğini ortaya koymadan, benim aklımı kullanarak yaşadığı ızdıraptan kurtulamaz. Çünkü holografik esasa göre, bilincin her zerresinde tümündeki özellikler mevcuttur. Her zerrede tüm özelliklerini ortaya koyabilir. Yani A noktasında açığa çıkan (aktif olan) bilincin akıl özelliği'nin, B noktasındaki bilince bir faydası yoktur. A noktasındaki bilinç, akıl özelliğini aktifleştirdiği (açığa çıkardığı) için ateşi bırakır, yani kendini cehennem illüzyonunun hükmü altında kalmaktan kurtarır. B noktasını da uyarıp, hakikati anlatmaya gayret eder. Ama B noktasındaki bilinci, kapıldığı illüzyon sonucu girdiği cehennem azabından kurtaramaz. B noktasındaki bilinç, holografik olarak potansiyelinde bulunan akıl özelliğini aktif hale getirmediği sürece, A noktasında aktif olan aklının ona pek faydası olmaz. Ona anlattıklarını kabul eder (ki bu imandır, her şeyin başı imandır denmesi bu sebepledir), ama kendi aklı devreye girmediği için, bile bile gidip ateşi tutmaya devam eder. Sen akılla baktığın için, bu yaptığına bir anlam veremezsin. Ama o şuursuzca, refleks halde bunu yapmaya devam eder. Tıpkı pervane böceğinin, yanacağını bile bile ateşe defalarca kendini atması gibi.. Zavallı böcek, potansiyelindeki aklı da ortaya koyamıyor ki, kendini kurtarsın! Çünkü o, yeryüzü halifesi olan insan değil, sadece bir böcektir. Buraya kadar anlatılan aşk, bilinci ruhani aşk seviyesine yükseltebilecek beşerî aşktır. Ruhanî ve İlahi aşk ise ayrı bir konudur. Bir kaç cümle ile bu konudaki fikrimizi de belirtelim. Ruhanî aşkta kul Allah'ı düşünmekten başka bir şey yapamaz hale gelir. Bu düşünce beşeri aşktaki gibi takıntılı bir saplantı veya ötede birine duyulan bir aşk değidir.. Ne yana dönse O'nun vechi (mânâları) oradadır ruhani aşka düşen için.. Afakta ve enfüste ne cihete yönelse Allah'tan gayrını bulamaz, göremez. Dolayısıyla düşüncelerinde de O'ndan gayrı yoktur. Sevgisi de O'nun mânâlarını müşahade ettiği tüm varlık aleminedir. Artık o kişi kendi nefsi için sevmez, Allah için sever! İlâhi aşk ise bunların çok ötesidir. Kimilerince; "Cebrail (küllî akıl) Sidre-i Müntahâ'dan öteye geçemeyince, Hz.Muhammed Refref (aşk) ile geçmiştir denir. Zira aklın cesaret edemediği yolda ancak aşk yürür" denir. Fakat bu, beşer aklıyla varılmaya çalışılan bir sonuçtur. Kavramak için beşeri aşk baz olarak alınıyor ve mukayese yoluyla konu anlaşılmaya çalışıyordur ve isabetsizdir kanımca... Oysa Hz. Muhammed aleyhisselâm o noktaya geldiğinde ruhani aşk içindeydi, beşeri değil.. Arabî "İlahi Aşk" kitabında ruhani aşkı tanımlarken şöyle der: "Bil ki ruhanî sevgide aşık akıl ve ilmi birleştirdiği zaman, aklı sayesinde alim bilge (hekim) kişi olur; bilgeliği sayesinde alim biri olur. " Demekki Sidre-i Müntehâ'ya dek Hz. Muhammed'e Cebrail (külli akıl) ile birlikte ruhani aşk da eşlik eder. Yani o noktaya kadar akıl ve aşk yanyanadır. Sidre'den itibaren ise, Hz.Muhammed ne aşkla ne akılla yürümüştür, Allah çekip almıştır. Bu noktada aşk, kuldan Allah'a mı, Allah'tan kuluna mı, üzerinde düşünülmeli?! Ancak o zaman ilâhi aşk anlaşılabilir. @ngelic 2004 KONUYLA İLGİLİ EK YAZI İlle de Aşk! Nefs aşkı sevdiği için, "ille de aşk!" diyor da başka bir şey demiyor. Bir süredir sessiz sakin yazılarımı okuyan bir kaç hanım okurumun, okuma sırası "Aşk Bir Cehennem mi?" isimli yazıya gelince sabırları taşmış ve sitem ederek; "Aşksız Allah'a kavuşma nasıl olur? Sevmeden, sevgisiz yaşanır mı? Yazdıklarınızı kolaylıkla anlıyoruz ve beğeniyoruz; ama nedense çok soğuk, duygusuz ve katı yaklaşıyorsunuz konulara..." demişler. Hanımlardan okurken tebessüm ettiren çok ilginç sorular ve yorumlar geliyor. Görebildiğim kadarıyla site okurlarının çoğunluğu hanımlar. İşin aslına bakarsanız bir hanım olarak bundan çok da hoşnutum, değer verip okudukları için her biri sağolsun, sağlıklı olsun, iki cihanda saadet ehlinden olsunlar. Sevgili hanımlar, Aşk bir cehennemdir, dedik; çünkü seven ve sevilen ikiliği vardır aşkta.. Sevenin sevilene kavuşma arzusu yakıcıdır, dedik.. Tek varlığı bilen için ise aşk şirktir! Şirk ise cehennemde yaşanır, dedik... Ama hatırınız için biraz daha açalım konuyu... Belki başkaları da vardır aynı noktalara takılan... Beşerî (tabii) aşk, ruhanî aşk ve ilâhi aşk olmak üzere, üç seviyede açıklamış aşkı ehli... Her biri hakkında fikrimi yazayım dilim döndüğünce.. Beşeri (tabii) aşktan başlayalım. Varlığın hakikatini (Tek'liği) bilmeksizin yaşanan (ilim ve akıl kökenine dayanmayan) aşk, beşerî aşktır; şirktir; cehenneminde yakar. Bu gibi bir aşk, birimden birimedir. Beşerî değer yargılarıyla oluşup, beslenip, geliştiği için; hem seveni hem sevileni rahatsız eder ve asla huzura kavuşturmaz. Aşkın bu seviyesinde, seven sevdiğini kendi nefsi için sever. Böylesi bir sevginin kişiyi nefsinden arındırması şöyle dursun, zaman içinde büsbütün nefsinin kölesi etmesi dahi mümkündür. Çünkü sahiplenme vardır beşerî aşkta; hırs vardır; tutku vardır; kıskançlık vardır; takıntı vardır; fanatiklik vardır; Hakk ve hakikati tüm varlık aleminde görememe vardır, bu sebeple şunu sevip bunu sevememe vardır; zıtlar ve dolayısıyla nefret, öfke ve kin vardır; mükemmelliği görememekten ötürü kabullenememe ve değiştirmeye çalışmak vardır; sabırsızlık vardır; bencillik vardır; vs. vs. vs... Öyle ki sevilene dahi yaşam hakkı tanımaz böylesi bir aşk. Bu açıdan beşerî aşk insanı alevli cehennemden başka hiç bir yere taşımaz. Çünkü kökeni cehalet ve şirktir; bu sebeple her iki tarafı da kendi cehenneminde yakar ve hatta hasta eder. "Aşk Bir Cehennem mi?" isimli yazımda beşerî aşktan söz etmiştim. Ruhanî aşkta ise; aşk birime değil, Allah'adır. Seven sevdiğini hem kendi için, hem sevdiği için sever. Fakat ruhanî aşk, gökten zembille inmez, bir sürecin sonucunda açığa çıkar. Kişi önce sıfatları ve mânâlarıyla Allah'ı, yarattığı sistemi ve yaratma sırrını akıl ve ilimle anlamaya başlar. Allah'ı tanıdıkça, zaman içinde O'na bir aşk belirmeye başlar nefsinde... O'na duyduğu aşk arttıkça, O'nunla ilgili daha çok şey öğrenmek ister (etki tepki olayı)... Bu şekilde O'nu tanıdıkça aşkı daha da şiddetlenir. Fakat öte yandan seven böylesine sevdiği sevgilinin sevgisini ve rızasını da kazanmak ister. Bu amaçla O'nun kendinden neler istediğini öğrenip onları yapmaya başlar, ki bunlar ibadetler ve ilâhi yasalara uymaktır. İşte sevenin sevgilinin rızasını ve sevgisini kazanmak için verdiği bu çabalar, sevdiğini kendi için sevmesinden kaynaklanır. Çünkü sevilmek isteği vardır. O'nu tanıdıkça (ki bu akıl ve ilimle mümkündür) zaman içinde kendi özünde ve her varlığın hakikatinde O'nu farketmeye başlar ve varlıkta ne fiil görse O'ndan bilir. Bu sebeple tüm varlık alemine dönük koşulsuz bir sevgi açığa çıkar nefsinde... Gün gelir ne yana dönse O'ndan başkasını görmez olur (mânâlarıyla) ve aşkı da afakta ve enfüste (ne yana dönse) gördüğü özünedir o noktada... ve "Tek'i seyretmeye başlar".. İşte bu da sevileni sevilen için sevmektir. Aşkın bu halini sabahdan önceki seher vaktine benzetebiliriz. Aşk bu seviyede olgunlaşıp doruk noktasına çıktığında, O'nu kendi de dahil olmak üzere tüm varlığın zatında bulur ve varlık da, nefsin varlığı da ortadan kalkar ve sadece zatı kalır. Buna nefsin (benliğin) fenâ (erime) hali derler, ama gerçekte nefsten çok varlığın, varlık olma hissiyatının erime halidir bana göre... Çünkü birim nefsin hükmen (kişinin düşünce ve fiillerini doğrudan etkileme hali) kalkması çok daha önce, "her varlığın fiilini O'ndan bilme" aşamasında oluşmuştur. (Fakat dikkatinizi çektiyse, bu aşkın gelişmesi, şiddetlenmesi ve kemale ermesi esnasında sürekli ilim ve akıl nefse eşlik eder. Aşk ise bir katalizördür. Bu katalizör ilimle açığa çıkar ve ilmin artmasını destekler. Etki ilimdir [uyarıcıdır; elçiler ve ilâhi kitaplar gibi], tepkisi aşktır. O tepki [aşk] yeni bir etkinin [ilmin] oluşmasını sağlar ve feedback bir gelişim oluşur.) Mirâc'ta Cebrail'in "Bir adım daha gidersem yanarım" dediği noktadır burası, yani varlığın ortadan kalkıp zatından başkasının fenâ bulduğu nokta... Bu noktaya kadar Hz. Muhammed (s.a.v)'e Cebrail (akıl ve ilim veya uyarıcı yada elçi) eşlik etmiştir, aşkla birlikte... O "bir adım daha gidersem yanarım", dediği nokta fenâ haline geçiş noktasıdır. Orada ne akıl kalır, ne aşk, ne de nefs.. Orada olan sadece Allah'tır. Karanlık bir gecenin sabahı gibi aydınlanır bilinç. Bu gerçek bir uyanıştır. Bilincin fiziksel dünyayı deneyimlemeye başladığı andan beri oynadığı dualite ve ayrılık oyunu tamamen bitmiştir artık. Bu halden sonra artık sevgi kendinden kendinedir (Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vessellem'in özetle "Rabbimi gördüm!" diye ifade ettiği nokta bundan sonra mı yaşanmıştır acaba!?? Eğer öyle ise, orada gören kimdir, görülen kimdir? Nasıl bir görüştür bu, üzerinde düşünek lazım!?) ve "Tek'in kendini seyri başlar." (Bu seyredişin de kendi içinde dereceleri ve kemali söz konusudur) İşte budur ilâhi aşk! Kuldan Allah'a değil, tam tersinedir artık O AŞK!.. ve kaynağı ilâhidir. Aşkın bu seviyesi, "Seven Kendi için sever Kendini" şeklinde tanımlanır ehlince... Ben bilmem oraları... Bundan başka, bir şeyi daha belirterek sorunuzu cevapladığım yazımı bitireyim. Eğer ilim taklit noktasında kalırsa, yani bir anlamda akıl ilme (evrensel bilgiye) eşlik etmezse, bu da kişiyi beşerî aşk bataklığına sürükleyebilir ve işin kötüsü, bunun farkına da varmaz. Sanır ki ruhanî aşkı yaşıyor. Oysa beşerî aşkın farklı bir versiyonundan başka bir şey değildir yaşadığı... Bizim söz ettiğimiz ruhanî aşk, mülhime nefs bilincinde akıl ve ilimle başlar, mutmainne nefs bilinci ve üstünde devam eder. Razıye nefs bilincinin kemalinde ruhanî aşk biter ve ilâhi aşk başlar. Mardiye nefs bilincidir orası, ki kemali Safiye nefs bilincidir.. Mülhime nefs bilincinde akıl ve ilim olmazsa ruhanî aşk açığa çıkmaz. İşte yukarıdaki uyarıyı bu sebeple yaptım. Eğer bu noktada ilim taklit yollu alınıp ezberlenmişse ve akıl devreye sokulmamışsa (çünkü özden veya afaki olan her bilginin kalıcı olması için düşünce planında akılla sağlaması yapılmalıdır), kişi "aldığı o bilginin işaret ettiği gerçeğin hangi yönde olduğunu" tam olarak kavrayamaz ve bu sürecin sonunda farkına bile varmadan "beşerî aşk" bataklığına düşebilir. Başka bir deyişle; parmağın işaret ettiğini bırakıp parmağa takılır gözleri, gibi... Fakat, aldığı ilmin kalitesiyle doğru orantılı gelişeceğini düşündüğü aşkın seviyesiyle ilgili daha önceden bilgi yollu şartlandığı için, bir türlü hedefi şaştığı gerçeğini göremez ve ruhanî aşkı yaşadığını zanneder. Kendinizi bu konuda sınamak istiyorsanız, beşerî aşkı tarif ettiğim paragrafı bir kez daha okuyun ve sizde bu hallerin olup olmadığını araştırın. Sonra da ruhanî aşk ile ilgili paragrafı okuyup, o hali kendinizde arayın ve özellikle "seven sevgilisinin rızasını ve sevgisini kazanmak için neler yapıyormuş?" diye bir bakın. Eğer sevdiğiniz Allah ise, sizin O'nu sevmeniz O'nun sizi özel bir sevgiyle (rahimiyetiyle) sevmesi için bir sebep değildir. Konuya beşerî duyguların oluşturduğu zaaflarla bakmayın ve gerçeği görün lütfen! Sevdiğinizi ölürcesine sevseniz de O'nun bu konudaki normlarına uymazsanız, bu aşk kavuşmakla son bulmaz. O halde bunun için; "(Ey Muhammed!) De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır. (3/31)" ayetiyle işaret edilen Sünnetullah'a veya başka bir deyişle İlâhi yasalara (nebevî hükümlere) uymak zorundasınız. Bu konu bir kudsi hadiste de şöyle geçmektedir: "Bir kulum farz kıldığım amelleri yaparak bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri ile de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben bir kulumu sevdiğim zaman, (kendisine vereceğim özel nurum ile) onun işiten kulağı, konuşan dili, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi olurum. O artık benimle işitir, benimle konuşur, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür, benimle anlar. Benden bir şey isterse, istediğini veririm; bana sığınırsa kendisini korurum." (Buhari, Rikak, 38; İbnu Mace, Fiten, 16; Beğavi, Şerhu's-Sünne, I, 142; Beyhaki, K. Zühd, No: 696-700; Tabarani, el-Kebir, No: 7880.) Ayet ve hadiste belirtilenleri yapmıyorsanız, henüz ruhanî aşktan eser yoktur sizde.. Ruhani aşkla tüm bu belirtilenleri yapacaksınız, tâ ki Allah sizi sevip... vs. vs. vs.. İşte size kendinizi sınamanız için iki ölçü... Benden bu kadar dostlar, ayrıntılar üzerinde düşünmeyi de sizlere bırakıyorum. Dostlarım, bir şeyi daha belirtmek istiyorum. Bu sitede buram buram duygusallık kokan ve beşeri aşkı özendirip teşvik eden yazılar yazarak nefslere hitap edemiyorum belki... Belki zaman zaman çok duygusuz, soğuk ve katı biri gibi algılanıyor da olabilirim. Lâkin hayat bana; "Beşerî duygular, zaafa dönüşmemesi için mutlaka kontrol edilmelidir; yoksa kontrol edemediğin seni kontrol eder!" ilkesini yaşayarak öğretti. Tüm bu öğrendiklerimi bilfiil uygulayarak cehennemimden çıkmayı başardım. Bu sebeple sizleri duygusallığa teşvik edecek yazılar yazmam. Fakat şunu da biliniz ki; uğruna özel hayatımda bir çok sıkıntıya katlanarak, maddi ve manevî çıkarlarımı hiçe sayarak ve bir çok kayıplar verme pahasına hazırladığım bu site ve yazılar "gerçek sevginin eseridir!".. Bunun üzerinde düşünürseniz, sevgi ile ilgili tüm sorularınız cevap bulacaktır. Ayrıca, burada sizlere nasip olduğu kadarıyla ilim açısından yardımcı olabilirim. Bu ilmi kullanıp potansiyelinizdeki aşkı açığa çıkaracak olan sizlersiniz. Ben size ne aşkı verebilirim ne de aklı sunabilirim. O ikisi, Allah'ın seçtiği kullarına lutfudur ancak... Selam ve sevgilerimle... @ngelic |