|
|
Hedef Ne? Kimileri Allah'a yakın olduğunun
farkına vararak, Dost'u
olmak ister. Kimileri de, "Bana evrensel sistemle ters düşmeden yaşayıp
üzülmeyecek sonuçlar almak (cennete girmek) yeter, daha fazlası için kendimi zorlamak
istemiyorum" diyebilir. O, cennet yaşamıyla yetinme yolunu tercih etmiştir. Bunun için
imanın şartlarını (amentü ilkelerini) kabul eder, İslâm dininin
emir ve yasaklarına uyar ve sonucunu da elde eder inşaallah. Sonsuz
hayatı için geri dönüşsüz bir biçimde hedefini ve yönünü tercih etmek
kişiye kalmıştır. Sonuçta kim neyi tercih ederse, o tercihi Allah
takdiridir, bu sebeple bize hep hoş gelir. Ama bizim bu sitedeki muhatabımız daha
çok Allah'a yakın olduğunun farkına varmayı seçen kişilerdir. Paylaşımlarımız hep bu
sebeple... Bu sebeple bazı tavsiyelerde bulunuyoruz, bazı noktalara
dikkat çekiyoruz. Bugün de böyle bir konu seçtik.
Hedefimizin ne olduğunu gerçekten
biliyor muyuz?
Allah'a yakınlığının farkına varmayı ve O'nun Dost'luğunu isteyen kişi önce,
Allah'tan başka; velayet, mertebeler, keramet, cennet vs. gibi,
maneviyata dair tüm beklentilerini terketmelidir. Eğer
beklentilerini terketmezse, kesinlikle söyleyebilirim ki, belirlediği o
hedefe varamaz. Seçimi yaptığı andan itibaren, düşüncelerini sadece tek
bir hedefe kitlemeli ve bundan başka hiç bir şeye
odaklanmamalıdır. Bu yolda ilerlerken yapılan çalışmalar araç olmaktan
çıkıp amaç olmamalıdır. Yada yaşanılan mistik deneyimlerin sarhoşluğuna
kapılıp, hedefe vardım sanarak aksine hedeften büsbütün sapmamalıdır. Bu
sebeple önce kişi kim olduğunu ve niçin yaratıldığını anlamalıdır. Sonra
varlığının özünde olup farkına varmak istediği O muhteşem varlığı tanımalıdır. Sonra da vardığı hedefte ne
bulacağını anlamalıdır. Bunları anlamayan kişi, tek başına bu yolda
kaybolur gider. Yani eğer kişi kim olduğunu, varlığının özündekini
ve farkındalığın ne
olduğunu bilmiyorsa, işte o zaman tehlike vardır ve mutlaka o kişiye bir
yol gösterici şarttır! Yoksa kişi hakikat bilgisini alır ve ne
yapacağını da bilemez ve ortaya bunalımlı, huzursuz, mutsuz ve hattâ
akli dengesi bozuk bir kişi çıkması ihtimali bile söz konusudur. Bu
dünya halidir, ahireti ise zaten boşa gitmiştir. Bu sebeple ne gibi sapmalar söz konusu olabilir, tehlikeler nelerdir bunların
üzerinde duralım.
Kişi ne kadar ilerleyip ilerlemediğini ölçme gibi bir manevi hastalığa
tutulabilir. Sürekli kendini sınar ve bu sınamayı neye göre yapacağını
da bilmez. Sanır ki bir takım olağanüstülükler, manevi haller ve mistik
deneyimler yaşadığında ilerlemiş olacak. Kendine böyle bir ölçü seçtiği
için, gün gelir özündeki Allah'ın farkına varmak ve yaradılışının
Hak'tan geldiğini (yani Allah mânâlarından olduğunu) idrak etmek yerine hedefi bunlar
oluverir. Artık kafasından tek şey vardır, o da bir takım olağanüstü
haller ve mistik deneyimler yaşamak... Yok bir takım ışıklar nurlar
görüyorum, yok vücudumda bir takım elektiriklenmeler ve titreşimler
oluyor, yok namaz kılarken şunu gördüm, yok rüyamda bunu gördüm, yok
gözüm açıkken şunu gördüm, bişi istedim anında oldu, elimi koydum
iyileşti, havada uçtum, denizden geçtim vs. vs. vs. Bunların bir
ayrıcalık yada hedeflediğiniz yere varma ölçüsü olduğunu mu
sanıyorsunuz? Hayır, değil! Çünkü bir çok medyum, cinlerle ortak iş
yapanlar veya Allah ve sistemi ile ilgili hiç bir şey bilmediği
halde doğuştan bazı kabiliyetleri olan kişiler ve hattâ kafir Deccal
dahi bu dediklerinizi kolaylıkla yapıyor ve yapacaktır. Bakın size bunlarla
ilgili bir menkîbe anlatayım.
Hasan Basri ile Rabiatü’l Adeviye ilâhi hakikatler
üzerine sohbet ederek kırda yürürlerken, namaz vakti girince
Rabia seccadesini ırmağın ortasına serip namaza durur. Bunu
gören Hasan Basri Hazretleri, tam onun üstüne havaya
seccadesini serip namaza durur.
Rabia selam verdikten sonra dönüp Hasan Basri'ye çok
önemli bulduğum şu sözleri söyler:
– Hasan, Hasan! Senin yaptığını kuşlar, benim yaptığımı da
balıklar pekâla yapabilirler, iş bunların ötesindedir, aslolan
istikamettir.
Yani amaç özündeki Allah'ın farkına varmak yolunda ilerlerken oluşan haller
değil, ötesidir. Bunların hiç biri olmadan da kişi hedefe varabilir,
yada olağanüstü haller yaşadığı halde asla hedefe varamayabilir. Bu
sebeple kişinin kendini sınaması için ölçüsü bunlar olmamalıdır.
Eğer
bunları bir ölçü kabul ederse, gün gelir mutlaka hedefinden sapar.
Bir bakar ki hedef Allah değil, bu haller yada bu halleri
talep olmuş. Buna çok dikkat ediniz. Bu yolda yıllarını harcamış
biri olarak, bir çok kişinin bu beklentiler içine girip veya bu
hallerle oyalanıp, çok değerli zamanını heba ettiğine ve sonuçta da
hiç bir yere varamadığına şahit olmuş biriyim.
Peki hedef nedir? Kişi kendini sınarken neye bakmalıdır?
Sri Krişna'nın çok sevdiğim bir sözü vardır: "Dünyayı alt
üst etmeyen, dünyanın da onu alt üst edemediği kişi, hikmet
sahibidir.”
İşte bana göre hedef budur! Kişi hedefine yaklaşıp yaklaşmadığını
test etmek isterse, sadece bir tek şeye bakmalıdır. O da huzura
kavuşup kavuşmadığıdır. Tabii ki, huzura kavuşan çevresine de
huzur verir. Bundan başka hiç bir şey ölçü olamaz.
Allah ile beraber olan, O'nu özünde bulan huzurdadır, huzurludur.
O'nun ahlakını mı edinmek istiyorsunuz, Allah
boyasıyla mı boyanmak istiyorsunuz? O zaman bilinki Allah
kendinden hiç şikayetçi değildir ve kendi varlığından en ufak bir
huzursuzluk hali dahi yaşamaz, bu tür şeylerden beridir.
Yarattıklarından ZAT'en razıdır. Çünkü külliyen hepsini de
severek ve isteyerek yaratmıştır. O halde siz de böyle olmaya
çalışmalısınız. O'nunla Dost olmak isteyen kişi O'nun
varlığından sıkıntı duymaz. Çünkü:
Şimdi size bir çok çünkü sayacağım, gelin hep birlikte okuyalım.
1- Çünkü; "Lâ ilahe illallah!"... Yani "ilâhlar
yoktur, sadece Allah"... Bu ne demek? İhlâs suresindeki
açıklanan O'nun sıfatlarını düşünelim. Ahad ve
Samed Allah!.. Ahad; parçalanmaz, bölünmez, sırf gibi
anlamlar taşır. Samed ise; doğmamış, doğurmamış,
muhtaçlıktan münezzeh olup muhtaç olunan, eşi benzeri misli dengi
olmayan gibi bir mânâya gelir. Bir varlık düşünün ki, Zati
sıfatlarıyla açıklayan ayetler O'nu; sonsuz sınırsız,
parçalanmaz, bölünmez, eşi benzeri misli dengi olmayan, kendinden
ötede uzakta
bir şey yaratmış olmayan, "sırf O" şeklinde tarif ediyor.
İllâllah = Sadece (Sırf) Allah. Bu sonsuz sınırsızlık ve
"sırf"lık nerede bitiyor ki, bizim sınırlarımız orada
başlasın? Öyle bir varlık ki, senin varlığına bile yer vermemiş,
başka kimin varlığına yer verecek? Başka ilâhları bırakın, oraya
gelemedik bile... Biz, ismi Allah olan O Zat'ın
varlığı yanında kendimize bir yer bulamadık, kaldı ki ilâh veya
ilâhlara yer olsun. Ve kim ki Allah'ı bu şekilde düşünmez, o
mutlaka hayalinde bir ilâh yaratmıştır. Adına ister, Lat,
ister Uzza, ister Menat, ister Mehmet, ister
Ali, ister para, ister "ben", ister Sirius,
ister uzaylı, ister Deccal vs. vs. diyebilir. İsterse de bunları demez,
boş bir çerçeveye Allah etiketi yapıştırır. Yani hayalinde
yarattığı bir şekil olmasa bile, düşüncesinde bazı vasıflar vardır
O'na yakıştırıp sınırladığı ve kayda soktuğu... Kısaca, bazıları O gökte der,
bazıları yerde der, bazıları da her yerde der, ama hiç bir açıklama
İhlâs suresindeki gibi O'nu tarif etmez. Başka türlü
yapılan tüm tanımlamalar O'nu kayda sokar, sınırlar ve
dolayısıyla O'nu anlatmaz.
"Ben kulumun zannı üzereyim" diyor
Allah, o halde ne şekilde hayal edersem doğrudur, diye
düşünür kimi de.. Ama o sözle dahi anlatılmak istenen, "BEN'den
gayrısı yok, sırf BEN'im, o halde tüm yönelişlerin gerçekte
banadır. Ben HEP'im!", demektir. Yoksa "yöneldiğin bir
nokta ile beni sınırla" demek değildir. Yani bir anlamda; şu
ayetin manasıyla eştir: "Doğu da batı da
Allah'ındır. Başını ne yana çevirirsen, Allah Vechi’ni görürsün!"
(2/115) O halde ne diye O'nu zannedilen bir nokta
ile kayda sokalım ve orada algılanan mânâ ve sıfatları ile
sınırlayıp imanımızı sakatlayalım? Öncelikle "sırf"
kelimesinin anlamını idrak etmeye çalışmak gerek.. İllâ Allah = Sırf
Allah demektir.
2- Çünkü; her ne oluyorsa o fiilin faili Allah'tır. "Allah
dilemedikçe siz dileyemezsiniz." (Dehr/30.) diyor
ayette.. O halde kim ne iş işliyorsa, gerçekte onu dileyen o kişinin
Zat'ı itibarıyla Allah'tır ve kişinin o fiile niyet edip,
gerçekleştirmesinin ardında bizzat O var
demektir.. O Zat'ın irade ve kudreti.. O Malik-el Mülk'tür. Tüm boyutlarıyla mevcudatın
tek sahibidir. Her biri gerçekte O'nunla işler her işlerini,
B sırrı gereğince..
(bkz. Besmele'nin B Harfi - Basiret ve Feraset)
3- Çünkü; O Zat'ın sıfatları mânâlarla, mânâları da fiillerle
aşikar olur. Yani ne algılıyorsan; sıfat, mânâ, fiil hep O Zat'ındır. Hangi varlık
aynasına bakarsan bak, O daima mânâları, sıfatları ve hattâ ZAT'ı
ile oradadır.
4- Çünkü; "Doğu da batı da Allah'ındır.
Başını ne yana çevirirsen, Allah Vechi’ni görürsün!"
(2/115) Yani zihninle ne yöne yönelsen (özüne dahi yönlemiş olsan),
orada Allah'ın mânâları mevcuttur... "Yer ve sema Allah'ın
nurudur." (Nûr Suresi, 35)... Üstelik seyredenin de,
seyredilenin de ZAT'ı O'dur. Kısaca, zat'ını
zatıyla seyirdedir her daim.
Bu çünküler uzar gider, bu sayfa yetmez.
İşte bu çünkülerden dolayı, "sıkıntıya giren, Allah'ın
varlığından dolayı sıkıntıya giriyordur". Sıkıntıya girmeyen de
O'ndan her halde razıdır, dolayısıyla O da kulundan razıdır. Ves Selâm
hedef bu noktaya varmaktır. Yoksa denizde yürüsen, havada uçsan,
duvardan geçsen ne olur? HİÇ!
Bunu böylece anladıksa, hedefi belirledik demektir. Hedef her an huzur-u
ilâhide
olduğunun farkına vararak huzuru bulmak ve nihayet huzur vermektir. Bundan başka hiç bir şeyle kendimizi
sınamanın anlamı yoktur. Kendimizi kandırmak istemiyorsak tabii...
Peki farkına varmak istediğimiz O Öz kimdir, kimle dost olmayı, kimin ahlakını edinmeyi
veya boyasıyla boyanmayı diliyoruz? Onu da yukarıda tevhid
açıklamasında ve İhlâs suresindeki sıfatlar açıklamasında
ifade ettik.
Geldik "biz kimiz?" sorusuna cevap bulmaya... Öyle ya,
"kim
kimim farkına varacak, nasıl farkına varacak?" sorularına cevap aramıyor
muyduk? Özümüzdekinin kim olduğunu ve nasıl farkına varılacağını öğrendik.
Ancak biz kimiz?
Aslında sırf Allah ise, bir hiçiz. Ancak bu soruyla
rububiyet boyutu, yani varlık alemi açısından varlığımıza bir mânâ
yüklemeye çalışıyoruz. Bu sebeple rolümüzü anlamak zorundayız. O
halde kimiz bir bilelim.
Hadis-i şerifte; Bilinmekliğimi sevdim (istedim) Alem'i
(evreni), bilmekliğimi sevdim (istedim) Adem'i
yarattım!" diyor. Bilinmek için evren, bilmek için
Adem, yani sen yaratıldın. İşte kulluk budur. Bilmek, yani
seyretmek, şahit olmak. Senin kimliğin de yaratılma sebebin de bu!
Olan biteni seyretmek. Ama nasıl seyretmek? Yargısız, kendini birey olarak varsaymaksızın, sadece bir şahit olarak seyretmek. İşte bunu
yapmak senin kulluğun ve asl olan fıtrî ibadetin. Bu işi ya
zihnen yargılayarak, müdahil olarak (kendini birey olarak
varsayarak), ağlaya sızlana yaparsın ve kulluğunu
hakkıyla yerine getiremez ve nefsinin aslına zulmetmiş olursun. Yani
öz varlığına ve yaratılış amacına uygun davranmazsın, ki bunun
neticesi de sıkıntı ve özündeki Allah'a olan farkındalığını
kaybetmek ve Dost'luğundan
mahrumiyettir. Yada zihnen yargısız, kendini birey olarak varsaymaksızın, sadece bir
şahit olarak, huzur içinde seyredersin, ki o zaman bilinçli
şekilde kulluğunu yapmış olursun.
Bileceksin ki, Allah sen dahil tüm varlık aleminde her daim
ZAT'ı ile hazırdır, yani HIZIR'dır. Bileceksin ki,
sendekiler de dahil alemde her algıladığın sıfat O'nundur. Bu
sıfatların sınırı yoktur. Ne sende başlar, ne falancada biter. Ne bu
boyutta başlar, ne şu
boyutta biter. O'nu hiç bir mahalde gördüğün sıfatlarla ve
mânâlarla sınırlamayacaksın, kayda sokmayacaksın. O sonsuz
sınırsızdır (hattâ bununla dahi kayda girmez). Bu sebeple alemlerden Gani'dir. Yani
algılanabilenlerle sınırlanmaz, sonu gelmez, dahası dahası ve
dahası.... sayısız sonsuz hep O'nundur.
Bileceksin ki, O Hay ve Kayyum'dur, O Baki'dir.
Yani tüm varlık alemini varlığıyla ilminde bir hayal olarak yaratan
ve varlığı ile alemi ayakta tutan hayatın tek kaynağıdır ve
ölümsüzdür.
Bileceksin ki, Allah ahlakı, Allah boyasına boyanmak
demek, O olmak demek değildir. Kişi bir ömür boyunca emek
verse de, eşi benzeri misli dengi olmayan, yukarıda belirtilen
sıfatlarıyla açıklamaya çalıştığımız Allah olamaz. Bu çaba
yersizdir. Ancak bulunduğun boyut itibarıyla O'nun kulu
olabilirsin. Bu sebeple Allah Ahlakı kavramı, yaratıldığın
boyutta Allah'ın adeti, sistemi veya başka bir
ifadeyle Sünneti demektir. Allah'ı sıraladığımız bu sıfatlarıyla tanıyıp, bu şekilde bir
seyir içine girenin ne kendi (birim nefsi, bilinci) kalır, ne
sıkıntısı...
Tekrar ediyorum, Allah varlığıyla bize sıkıntı vermesin, huzur
versin! O'nu özünde bulan huzurdadır, huzurludur. İşte hedef budur.
Çok şaşırdığım ve nasıl bu kadar yanlış anlaşıldığına anlam
veremediğim bir konu daha var. Diyor ki yanlış anlayan; "Hakikat
bilgisini aldım ve anladım ki varlığım yok, ben aslında O Tek'im..
(Oysa, varlığımın aslı Allah mânâlarıdır, o mânâlar da Tek
bir varlığa aittir, ben de bu mânâlara ayna olan O'nun kullarından
biriyim demeli, ama öyle demiyor). Bu alem de külliyen benim
hayalimde varoldu ve seyrediyorum. (Allah tüm alemi
ilminde yoktan yarattı dedik ya, aklınca kendini Allah
sanıyor) O halde dilediğim gibi Tekliğimi
yaşayabilirim, mesuliyetler de üzerimden düşmüştür vs. gibi söylemleri duyunca şoka giriyorum.
Bu kişiler bana akli dengelerini kaybetmiş gibi geliyor açıkçası.. Niye mi?
Çünkü böyle düşünen Tek'liği falan yaşamaz, ancak
Firavunluğunu yaşar güzelce.. Çünkü sen Tek'liğini
yaşayamazsın, Tek'liğini ancak Allah kendi yaşar. Bak sana
bir hikaye:
Bir mürşid sohbet ederken aşka gelip fırlamış "Hu Hu Hu" diye
zikrederek semâ etmeye başlamış. Bir
süre böylece zikrederek döndükten sonra, başlamış "Ben Ben Ben"
diye zikretmeye ve dönmeye... Müridler irkilmiş!!.. Ne yapacaklarını
şaşırmışlar, ama ses etmemişler.. Neden sonra
mürşid o halden çıkmış, semâ ve zikre son vermiş.. Müridler
hemen durumu anlatmışlar ve sormuşlar. "Ben Ben Ben
diye zikretmek olur mu?" diye... Mürşid demiş ki, "Aman!
Demeyin, gerçekten öyle mi zikrettim? Bu çok fena, büyük şirk ve
küfr! Eğer bir daha semâ ve zikir yaparken böyle dersem, derhal
başımı kesin! Bu küfrü seyretmeyin, siz de vebal altında kalırsınız,
hemen beni
öldürün!".. Müridler; "Aman efendim olur mu öyle şey?!"
demişler ama, mürşid onları vebal altında kalacakları konusunda ikna
etmiş, onlar da "peki" demişler.. Derken bir gün mürşid yine
kalkmış başlamış "Hu Hu Hu" diye zikrederek semâ etmeye...
Bir süre sonra Hu zikrini bırakıp yine başlamış "Ben Ben
Ben" diye dönmeye... Müridler bakmışlar olacak gibi değil, mürşidin
istediğini yapmak için çekmişler kılıcı ve vurmuşlar mürşidin
boynuna.. Lakin o da ne? Kılıç boyundan geçip gidiyor, ama boyun
yere düşmüyor. Mürşid hala dönüyor "Ben Ben Ben"... Bir kere
daha kılıcı vuruyorlar, yok.. Bir kere daha yok.. Kılıç boyundan
savruluyor ama boyun yerinde... Nihayet anlıyorlar
ki orada mürşidleri falan yok! Kim var peki?
Bilmem ki anlatabildim mi? Bana Tekliğimi (Vahdeti) yaşıyorum
diyen kişiye kılıcımı vurduğumda boynu kesilmiyorsa, doya doya
o Tek'liği yaşamaya devam edebilir, benim için çokluğunu da
yaşasa, Tek'liğini de farketmez. Ama yok başı kesilip düşecekse eğer, o zaman
bırakın Tek'liği (Vahdet'i) yaşamayı, küfründen dolayı lanete
uğrayıp, büsbütün bulunduğu şuur seviyesinden düşmesi ve helâkı da söz konusu olabilir.
(İsterse Hz. İbrahim'in soyundan gelsin. Ebu Cehil de
O'nun soyundandı, ama küfrü onu helâk etti.) Bak
ne diyor ayette; "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
(Dehr/30.) Buna rağmen, siz nasıl kendi hayalinizi seyrediyor veya
bu seyri yönlendiriyor yada dileğinizi seyrediyor olabilir misiniz?
Siz, "siz"
olduğunuz sürece böyle bir şey mümkün değil! Herhalde öncelikle
"ben" demekten vazgeçmek gerek.
"Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi
ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de
bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin
ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni
göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir
ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen
sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim,"
dedi." (Araf Sûresi/143)
Bu ayetin anlattığını anlarsak eğer, farkederiz ki, benim evrenim,
benim seyrim, benim alemim diye bir şey yok.. Çünkü sen yoksun! Sen
yoksan nasıl sana özel bir seyir olur? Benim seyrim seninkinden
farklı dediğin an, zihninde O'nu böldün ve işin içine seni
ve beni, ikiliği yani çokluğu soktun.
Ha iki kişi, ha yüz, ne farkeder? Çokluk çokluktur. Allah
kendini böyle mi tanımlıyor? Tek var, Tek'in tecellisi var, TEK'in seyri var,
başkaca bir şey yok!. O Tek'in seyri de bir boyutla ve belli
bazı mânâlarla kayda girmez.
Aldığımız ilmin hazmında olmak lazım. Her
öğrendiğimizi öğrendiğimiz anda yaşamaya çabalamak sonuç vermez,
çünkü bu o kadar kolay bir şey değildir. Yoksa farkında olmadan
kendimize yazık etmiş oluruz. Öğrendiklerimizi yaşamak için özümüze
yönelip zikir, fikir ve ibadetle zamanımızı geçirmeliyiz. Nefsimizle
Vahdet yaşama çabası gibi bir saçmalığa kalkışmamalıyız.
Belki bir gün Hz. Rasulullah'ın teklif ettiği ve ehlullah'ın
nasihat ettiği çalışmaların neticesinde Musâ aleyhisselam ile
ilgili ayetteki gibi nefs dağımız bir tecelliye uğrar ve eriyiverir.
O zaman sahibimiz Allah Vahdet'ini yaşar, ama bundan bizim haberiniz
bile olmaz. Çünkü ortada bizi andıracak bir şey kalmaz.
Kısaca, kitap okuyarak veya ilmini öğrenerek Vahdet yaşanmaz.
"Aaa, bak ne diyor, çok iyi anladım, dur bir deneyeyim, bakalım
Tek'lik nasıl bir şeymiş" diyerek yaşayacağını sanan aldanır.
Düşünerek Vahdet yaşanmaz, ne zaman varlığın ortadan kalkar
(birim nefsin bile demiyorum bak, dikkat!) o zaman O kendi
yaşar Vahdet'i. Bırakın onu bunu, her veli dahi Vahdet'i
yaşayamaz. Bu ancak 6. düzeyde (Mardiye nefs bilinci) bir bilinç arınması ile mümkündür.
Oysa 4. düzeyde (Mutmainne nefs bilinci) bir arınmada birim nefsin hükmünden çıkılır ve kişi
velayete adım atmıştır. Ama Vahdet öyle kolay yaşanası bir
şey değildir. Kaldı ki hiç bir varlık Vahdet'i
deneyimleyemez, varlığı (varlık hissiyatı dahi) ortadan kalkmadan..
Ancak Vahdet'i O kendi yaşar kendi. Tadılacak bir şey
değildir bu yaşam, gelir ve kalır, ama sen kalmazsın o yaşam
geldiğinde... Karanlıkla aydınlık misali.. Biri varsa diğeri
yoktur.. Ama belki hal içinde sarhoşluğa kapılmış biri o dalgaları
alıp, zanna kapılabilir.
Tasavvuf konusu öyle istismar ediliyor ve iş o kadar çığrığından
çıkmış ki, birinden özür diliyorsun, ama aldığın tepki buram buram
küfür kokuyor. Çünkü sözde hakikat ilmi alan(!) o kişi sana dönüp; "Kimden
özür diliyorsun? Sen ikilikte misin ki özür diliyorsun?"
diyebiliyor. "Tevbe Tevbe!" diyor ve küfrün boyutlarıyla
irkiliyorsun. Yada bir başka gün de yardıma ihtiyacı olanlar için
yardım talep ediyorsun; bu sefer de başka bir hakikat ehli(!); "seyirci
ol, Allah dilemiş ki o da öyle" diyor. (Bunu söylerken nefsiyle
olmadığını bilsek, hadi bir sarhoşluk hali diyeceğiz, ama düphedüz
nefsiyle diyor bunu)
* Onlara: "Allah'ın size rızık olarak
verdiği şeylerden hayra harcayın" dendiği zaman, o kâfirler,
müminler için: "Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi
doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?"
dediler. (36/47)
İşte size nefsi ile Vahdet'i yaşamaya çabalayan, kul olduğunu
ve acziyetini unutarak, farkında olmadan haddi aşıp küfre sapanlara
birer örnek... Ahir zamanda gelecek Deccal'in işi çok kolay
aslında.. Bunun gibileri rahatça kendine uydurabilir. O kadar
müsaitler ki, neredeyse tüm kapılarını açmış bekliyorlar. Zaten
ferdi olarak bir anlamda deccaliyeti yaşıyorlar, Deccal
gelse onlara ne katar, yada ne alır?
İş böyle olunca karşısındaki kişi de soğuyor
hakikatten.. Zararı sadece kendine değil, belki de o kişiden daha
doğru düzgün anlayıp yaşayacak başka birine de..
Sen ey beşer! Beşeri bin türlü zaafın öylece
duruken Vahdet'i/ Tek'liği nasıl yaşayacaksın, sana
bunu soran olmaz mı sanıyorsun? Daha bedeninin esiri olmaktan
kurtulamamışsın, Allah ile boy ölçüşme edepsizliğine
kalkışıyorsun. Madem öyle bir düşün bakalım; sayısız sonsuz alemleri iki kaşının
arasına alıp seyredebiliyor musun? Gücün kudretin neye yetiyor? Gel
bakalım...
O ki, her gün yüzlerce oğulu
anasından doğduran ama sevinmeyen,
O ki, bir deprem, bir sel, bir afetle binlercesinin canını alıp
göz yaşı dökmeyen,
O ki, analar yas tutarken aldırmayıp her sabah Güneş'i
yine yeniden doğduran,
O ki, koskoca süpernovaları patlatan, devasa nebulaları büyüten,
O ki, milyarlarca yıldızdan
oluşan galaksileri kudretiyle kolayca döndüren,
O ki, sayısız sonsuz mahlûkatla birlikte evreni bir AN'lık
(Dehr) hayalinde, kendi varlığı ile yoktan vareden! Ve daha bunun
gibi sayısız sonsuz evrenler yaratmaya gücü yeten!
Peki ya sen kimsin? Sırf O'na rağmen,
aslı hayal olup indinde bir hiç olan varlığınla, nerede ve
nasıl yaşayacaksın tek'liğini(!)? Bu benim alemim diyorsun
ya... Sen O'ndansın, ama O değilsin!
Tek'liğini
ise sen değil, ancak O kendi yaşar! Bunun da lafını etmez,
etmeye gerek ve ihtiyaç duymaz!
"Elhamdülillâhi
Rabbil-âlemîn!"
Senin yaşadığına da ancak çokluğunu yaşamak denir. Unut bu hakikatle ilgisi olmayan çarpık ve sapık düşünceyi de bir an evvel kim
olduğunu (kulluğunu) ve O'nun indindeki yerini idrak et! Eğer
indinde bir hiç olduğunu
idrak ettiysen, O'na yaratıldığın boyut itibarıyla B
sırrıyla kulluk etmekten başka bir noktaya ulaşamayacağını anla
ve hedefini bu gerçeklere göre düzenle! Yoksa daha çok
zaman kaybersin bu yolda ve bir de bakmışsın gonk çalmış süre
bitmiş, Azrail karşında!
Aslında biliyorum ki ben ne dersem diyeyim, rabbimiz ne dilediyse
hakkımızda, sen de ben de onu yapacağız! Ve sakın uslübüme aldırma,
gönlün kırılmasın. O gönlün sahibinden gafil değilim inan! Bin kere
bin kulu kölesi olurum O'nun. Bana göre her halin hoş,
sadece senin iyiliğin içindi yazdıklarım dostum, sevgiyle...
@ngelic
Mart 2005 |