|
|
|
Besmele'nin "B" Harfi
Bundan yıllar önce evliyaullahtan değerli bir zatın elini
öpüp nasihatlerini dinlemeye gittiğimde, Hz. Ali'nin "Kur'ân-ın
sırrı Fâtiha'da; Fâtiha'nın sırrı Besmele'de;
Besmele'nin sırrı da başındaki "B"dedir!" şeklindeki sözüyle Besmele'nin
başındaki "B" harfinin sırrına dikkat çekmişti. Kendisi oldukça
yaşlı idi. Kurtuluş savaşı esnasında esir düştüğünü ve bir kaleye
hapsedildiğini anlatmıştı. O sıralar manevi alemde Hz. Rasûlullah
aleyhiselâtu vesselâm ile görüştüğünü ve O'nun kendisine
öğrettiği dua sayesinde kurtulduğunu anlatmıştı. Bu manevi görüşmelerde
Rasûlullah'ın üzerinde durduğu en önemli konunun da Besmele'nin
başındaki "B" harfi sırrı olduğundan söz etmişti. Artık nasıl
görüşüyorlardı, ne düzeyde bir velayeti vardı, kimlerdendi bu zat
bilinmez. Bizim kafamız o kadarını almaz. Ama ettiği nasihatlerde
Besmele'nin "B" si üzerinde çok durmuştu. Bu sırrın ne
olduğunu daha önce okuduğum bazı eserlerden öğrenmiştim, ama dönüşte
biraz daha araştırma yaptım. Meselâ çağdaş İslâm düşünürü Ahmed Hulûsi
bu konunun üzerinde çok durmuş ve; "Sûrelerin başında okunan Besmele,
okuduğumuz sûre ve ayetleri "B" harfinin anlamı doğrultusunda bir şuurla
okunması içindir" diyerek, Besmele'yi "B" harfi
sırrını da kapsar şekilde şöyle açıklıyordu:
Sufinin "B" harfiyle ilgili daha bir çok açıklama var
kitabında... Yine başka bir sufi de Besmele ve "B"
harfiyle ilgili olarak özetle şöyle diyordu: Berâe kelimesi; "aklanmak, yükümlülükten kurtulmak" veya "beri olmak, temiz ve suçsuz çıkmak" yada "iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması" anlamına gelmektedir. Ayrıca, ünlü Kur'an kelimeleri bilgini er-Rağıb el-İsfehanî de itizal sözcüğünü "Berâe" kelimesiyle açıklamaktadır. İtizal kelimesi ise şu anlama gelmektedir: Bulunulan yerden, konumdan veya içinde yaşadığı, kendi değer ölçülerine göre yönlendiremediği toplumdan bir kopma, ayrılma, ayrışmadır. Kur’an’ın, Allah Rasûlünün müşriklerden beri olduğunu oldukça sert, hatta "ültimatom" denebilecek bir üslupla bildirdiği sure, ilk kelimesine atfen "Berâe" adını almış, fakat "Tevbe" suresi olarak resmiyet kazanmıştır. İşin daha enteresan yanı ise, Tevbe Sûresi'nin açıklanma biçimidir. Bu sûre inince Rasûlullah aleyhiselâtu vesselâm Allah'ın emirlerini hacdaki insanlara tebliğ etmesi için Hz. Ali'yi görevlendirir. Hz. Ali hac kafilesine ulaştığında Hz. Ebu Bekir, "Amir olarak mı geldin, yoksa memur olarak mı?" diye sorar. Hz. Ali de sadece sûreyi Mekke'de hacılara tebliğ ile me'mûr olduğunu bildirir. Hz. Ali bayramın birinci günü Akabe Cemresi yanında ayağa kalkarak kendisinin Hz. Rasûlullah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu bildirir ve bir hutbe okur. Daha sonra bu sûrenin başından 30 veya 40 âyet okur. Yukarıda aktardığımız "B" sırrı ile ilgili sözün Hz. Ali'ye ait olduğunu da düşünecek olursak, tüm bu olup bitenler çok mânâlıdır. Hayatta hiç bir olayın tesadüf olmadığını ve özellikle Hz. Rasûlullah'ın her türlü fiilinin altında önemli bir sır yattığını görebiliriz. Bu konuları daha detaylı olarak düşünmenizi tavsiye ederim. Bu sayede başka sırlara da ulaşacağınızı umuyorum. Ayrıca, Hz. Ali'nin yukarıda aktardığımız sözünde Fâtiha Sûresi'nin önemine de dikkat çekiliyor. Bu sûrenin anlamını da düşünecek olursak, insanın hilafet sırrını daha kapsamlı şekilde anlayacağınızdan hiç kuşkum yok. Şimdi buradan tedbir ve tevekkül konusunu işlediğimiz "Basiret ve Feraset"e geçelim. Konu "B" sırrıyla bağlantılı olduğu için, önce bu sırrı açıklamayı uygun gördüm. Basiret ve Feraset En basit anlamıyla basiret, öngörü veya ileriyi görebilmek olarak tanımlanabilir. Feraset ise, anlayış, kavrayış ve çabuk seziş (kuvvetli sezgi) demektir. Tasavvufta basiret ve feraset sahibi olmak, kalp gözünün açık olması olarak da tanımlanır. Basiret ve ferasetle yaşamak, varlığın hakikatinin farkında olarak (TEK'in farkında olarak) olayların öncesini ve sonrasını, sebep sonuç ilişkisini sanki seyredercesine akıl gözüyle görebilmektir. Bu özellikler, olayların olumlu yada olumsuz sonuçlarını görebilmeyi ve bu sonuçlara göre gerekirse tedbir almayı sağlar. Fakat bu tedbir korkuyla alınan bir tedbir değil, "B" sırrı (Besmele'nin B'si) gereğince bilinçli olarak kulluk etmek ve zamanın şuurunda olarak ona yön vermek, onu biçimlendirmek, ona hakim olmak, ve ona ruh katmaktır. Kısaca; basiret ve feraset, evrensel sistemin yani hikmetler (sebepler) aleminin varlığını idrak edebilenlerin kullandığı özelliklerdir. Basiret ve feraset sahibi olmayan tedbir almaz, tevekkül ile yaşar. Oysa tedbiri terkedip tevekkülle yaşamak, bilinçsiz olarak gizli şirk içine girmekten başka bir şey değildir. Tevekkül eden kişi, farkında olmadan şah damarlarından yakın olan ve tüm alemi özünden gelen bir biçimde destekleyen Allah'ı öteye beriye atmış, işi "ötedeki"ne(!) havale etmiştir. Tedbir alan ise, Allah'ın ötede beride değil, varlığının özünden gelen bir biçimde ve hattâ varlığının tüm zerrelerinde Hayy ve Kayyum olarak kendisini desteklediğinin bilincindedir. Bu, bilinçli kulluk anlamına da gelir. Bu sebeple basiret ve feraset ehli "B" sırrının idrakıyla "Bismillah!" der ve gereken neyse onu yapar. Fiilleri çoğunlukla birim nefse değil, bütüne dönüktür. Hayatî fiiller ve ölüm ötesi yaşama dönük yapılan çalışmalar müstesnâ olmak üzere... Aslında ölüm ötesi yaşama hazırlık için yapılan çalışmalar da ya kuvvetli bir iman, yada kuvvetli bir basiret ve feraset sahibi olmayı gerektirir. Tedbir alan kişi "B" sırrıyla yaşayıp, basiret ve feraset ile hikmet aleminin sırlarına vakıf olarak olaylara yön veren ve zamana hakim olan kişidir. Tevekkülle yaşayan kişi ise, basiret ve feraset özelliğini kamil şekilde ortaya koyamayan ve bu sebeple idrakına varabildiği an'ı yaşayan kişidir. "B" sırrının gereğini hakkıyla yaşayamadığı için de bir şekilde gizli şirk içindedir. Çünkü, kalp gözüyle olayların sebep sonuç ilişkisini idrak edip, buna göre gerekeni yapanlar (ki buna tedbir denir) olaylara ve zamana hakimdir bir anlamda... Bu idrakla yaşam şekline tasavvufta Ebu-l Vakt (zamana hakim olmak veya AN'ı yaşamak), tevekkülle yaşam şekline de İbn-i Vakt (zamana tâbi olmak veya an'ını yaşama) denir. Derece olarak Ebu-l Vakt ehli, İbn-i Vakt ehlinden üstündür. Bu yaşam şekilleri kişinin yaratılışıyla ve kapasitesiyle alakalıdır. Sistemin sebep sonuç silsilesi içinde kaybolmak istemeyen kişi, basiret ve feraset sahibi olan Ebu-l Vakt ehline iman edip tâbi olmalıdır. Nebi ve rasuller, basiret ve feraset ehlidir. Ebu-l Vakt ehli Ledün ilmi sahipleridir. Yine, evrensel sistemde sebep sonuç ilişkisinin yürürlükte olduğu boyutla ilgili olan nübüvet ilmi ve kemalatı da Ebu-l Vakt ehlinde açığa çıkar. Her şeyin doğrusunu Allah bilir!
@ngelic |