Allah Ahlakı

Sünnet demek, kanun, yol, adet demektir. Sünnetullah ise, evrensel sistemde yürülükte olan Allah kanunları, yolu, adeti demetir. Bu sebeple "Allah ahlakı" tanımı, "İslâm ahlakı", "Kur'ân ahlakı", "Allah'a teslimiyet ahlakı", "Allah kanunlarıyla uyumlu ahlak", "Allah adeti ahlakı" veya "İlâhi ahlak" olarak çevrilebilir. Bu sebeple nebevi hükümler, yani ilâhi yasalar/kanunlar "Allah ahlakı"dır. Tasavvuf yolunu tercih eden kişiler, bu yolun sonunda değil, başında Allah ahlakıyla ahlaklanmalıdır. Eğer yolun sonunda bu ahlaka varılır zannedenler varsa, çok yanılır. Risalet ilmini idrak, nübüvvet hükümlerine uymakla mümkündür. Rasuller insanları kendilerinden önce gelen nebilerin bildirdiği nebevi hükümlere davet edip, onlara Allah'ı açıklamaya çalışmıştır. Bunu daha detaylı açacak olursak, rasûller insanlara risalet ilmini açıklamak için, önce insanlara nübüvvet hükümlerine uymayı teklif etmiştir, ki bu hükümlere uyarak risaletin bahsettiği hakikati idrak etsinler. Bu sebeple, risaletin izah ettiği hakikatleri anlamak için, henüz yolun başında Allah ahlakı/Kur'ân ahlakı ile ahlaklanmak, yani Allah kanunları'na/Allah adeti'ne/Sünnetullah'a uymak gerekir. Günümüzde tasavvuf yolunu seçip, yakine ermeyi taleb eden kişilerin bir çoğunun ciddi yanılgısı; nihaî hedefin Allah ahlakı ile ahlaklanmak olduğu zannıdır. Hayır! Nihaî hedef risalet ilminin idrakıdır. Allah ahlakı ise, bu amaçla daha yolun başında edinilmesi gereken ahlaktır. Sonunda da ise, bu ahlakın niteliği ve sırrı keşfedilir ancak... Sıralama şöyledir:

Amaç/Hedef : Risalet ilminin konusu olan varlığın özü olan Tek'liği farketmek (kendi özünde de bulmak, yani B sırrını anlamak) ve idrak, ki hakikat budur.

Yol: Nübüvvet hükümlerine uymak.. Yani ilâhi yasalara uymak/Allah sistemine uygun yaşamak/Allah adetine uygun yaşamak/ Sünnetullah'a uygun yaşamak/ Allah ahlakını edinmek..

Son durak: Tek'liğin idrakı ve bu şuurla yaşam/ bu şuurla kulluk etmek (B sırrı ile kulluk)...

Son durağın kemali: Tek'in çok boyutlu seyrine dayalı değişmez sistem yasalarını ve sırlarını farketmek.. Yine buna dahil olan Kur'ân'nın yeryüzündeki insana teklif ettiği insan için dünya yaşamında geçerli ilâhi yasaların sırlarını kavramak yada başka bir anlatımla nübüvvet hükümlerinin sırlarını, anlamını çözümlemek.. Yani yolun başında takliden edindiği Allah ahlakı'nın sırlarını ve hikmetini öğrenmek... Bu sırları öğrenen kişi, başlangıçta edindiği ahlakı terketmek yerine, bilakis bilinçli olarak bu ahlaka uygun yaşar.

İslâm Allah'a teslimiyet dinidir. Din, yöntem, sistem, adet veya yol haritası diye tanımlanabilir. Yada başka bir tanımla, Allah'ın sistemi demek, din demektir. Din, varlık aleminde (ki varlık alemi, Allah'ın rububiyet mertebesi demektir) Allah'ın adetidir, kanunlarıdır, mânâlarının zuhur ediş biçimidir. Bu anlamda İslâm Dini, Allah ahlakı demektir. Siz ona İslam adeti veya İslâm ahlakı da diyebilirsiniz. Kısaca amaç, tüm varlık alemi gibi Allah'a teslimiyet halinde olduğumuzun idrakıdır. Yani Allah'ın sıfatları ve mânâları itibarıyla Tek'liğini öğrendikten sonra, birim olduğun zannı terkederek Allah'ın Tek'liğine teslimiyettir. Normal şartlarda tüm varlık alemi Zat'ı itibarıyla Allah'a teslimdir. Fakat önemli olan bu konudaki farkındalık şuurunun oluşmasıdır. Allah Zat'ı itibarıyla idrak edilemez olduğundan, birimin idrakına varacağı son nokta Tek'lik noktasıdır. Çünkü Zat'ın sıfatlarını Tek'te müşahade eder. Bunun ötesi zaten hiçliktir. Hiçlikte idrak olmaz, hiçliğin idrakı olmaz. Bu sebeple İslâm için tevhid dini denir, hiçlik dini denmez. Yada bir başka tanımla tevhidin idrakı yolu da denilebilir. (Tevhid kavramı, birlemek anlamına gelir. Tüm varlık alemini birleyen, birleştiren Tek'i farkder; yani Vahid'i) Tek'i idrak için, birim bilinçle Tek'lik şuuru arasında bir yolda yürünür. Yürümek bir fiildir. İşte o fiiller Allah ahlakı denilen, ilâhi yasalardır. TEM Otoyolu değil... Gerçekte ne manen, ne de madden böyle bir yol yoktur. Yoldan kasıt, bu idraka varılmak amacıyla yapılan fiillerdir.

Tasavvufta yapılan hatalar genellikle mülhime nefs bilinci düzeyinde yapılır. Mülhime nefs mertebesinde risalet ilmini (Tek'lik ilmini) alan kişiler, o noktaya gerçekten varıp da nübüvvet sırlarına vakıf olmadıkları için, "artık yolun sonuna geldim, o halde yoldaki ahlaka ihtiyacım kalmadı" diye düşünür. Bu hatalı düşüncenin sebebi yolun sonuna varmadığındadır. Eğer gerçekten risalet ilminin bahsettiği O Tek'lik noktasına varmış olsa, akabinde ve detayında Tek'in çok boyutlu seyrine dayalı Allah sistemini farkedecek, yani nübüvvetin konusu olan ilâhi yasaların sırlarını, önemini ve terkinin söz konusu olmadığını farkedecek... Ama risalet ilminin anlattığı Tek'liğe dair ilhamlar alıp, o mertebenin kokusunu alınca, sanır ki o noktaya vardım. Ama henüz varmadığı için risaletin kemalatında erilecek nübüvvet hükümlerine ait ilmi bilemez, önemini farketmez. Nasıl bilsin? Oraya gelmeden bilinebilecek bir şey değildir. Çünkü Levh-i Mahfuz'u OKU'yan (Ümm-ül Kitab'ı OKU'yan) kişinin müşahade edeceği bir ilmi, henüz O Kitab'a erişmeden elde edemez.

Bu sebeple önemini farketmediği, sırlarını keşfetmediği şeyi terkeder. İşte bu hale edepsizlik denir. Edep nübüvvet hükümlerine (Sünnetullah'a) uymaktır. Kaldı ki gerçek anlamda Allah ahlakı da budur. Allah'ın insan için düzenlediği yasalar, Allah'ın insanla ilgili adeti... Bunu gören, Allah'a karşı gelmeye, sistemine ters düşen bir şekilde yaşamaya korkar zaten.. Bilir ki bunlar değişmez ve kim olursa olsun ayrıcalık tanımaz.

Takva gerçekte sakınmak veya korkmak anlamına gelir. Allah'tan ilmi olan korkar ve takva ehli ilim sahibidir. Hz. Rasûlullah aleyhisselâtu vesselâm "Sizler benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız" demiştir. Yine başka bir hadisinde de: "Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Allahü Teâlâ'dan en çok korkanınız ve ona karşı gelmekten en fazla sakınananız benim" demiştir.

Hz.Âişe (r.a.)'dan: Rasûlullah sahâbîlerine emrettiği zaman dâima takat getirebilecekleri işleri emrederdi. (O zamân) sahâbîleri: "Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz. Allah senin olmuş olacak günâhlarına mağfiret etmiştir", derlerdi de, öfke alâmeti yüzünde bilinecek kadar kızar ve ondan sonra da: "En ziyâde takvalınız ve Allahı en çok bileniniz, şübhesiz ki benim" buyururdu. [Buhâri]

Ebu Hüreyre (r.a.)'dan: Rasulûllah sallallahu aleyhi vessellem şöyle buyurdular:

İnsanların Cennete girmelerine en çok yardımcı olan, takvâ, Allah korkusu ve güzel ahlâktır.

* "Ey iman edenler, Allah'tan korkun.  Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (59/18)

* "....Azık edinin, şüphesiz azığın en hayırlısı takva (Allah korkusu) dır. Ey temiz akıl sahipleri, benden korkup-sakının." (2/197)

* "....Allah’a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzeldir." (16/30)

Alim, Allah'tan korkan kimsedir. Akıllı kişi Allahu Teâla'dan korkar, haramlardan sakınır (Sünnetullah'a uyar) ve ölmeden nefsini hesaba çeker. Kısaca, Allah'ı bilen, O'ndan korkar (korku, Allah'tan uzaklaşmak anlamındadır, yani beşeri hükümlerle yaşayarak O'ndan uzaklaşıp sonuçlarına katlanmaktan korkmaktır) ve sıfat ve mânâlarıyla oluşturduğu sistemin işleyine uyarak takva yolunu tutar!

İşte tüm bu anlatıklarımızdan çıkan sonuca göre, son noktada varılan ilim Sünnetullah yani nübüvvet ilmi'nin sırının idrakıdır. Ümm-ül Kitab'tan sadece nübüvvet hükümleri ve sırları mı OKU'nur? Hayır, ama hangi boyutta yaşıyorsan o boyutla ilgili OKU'duklarını uygularsın. Aklın gereği budur. Ekvator'da yaşıyorsan, safari tarzında giysilerini giyersin. Bir hafta sonra Alaska'ya gidicem deyip, bir hafta boyunca güneşin altında kürkünü ve çizmelerini giyip oturmazsın değil mi? Akıllı kişi böyle yapmaz.

Kimki "Allah ahlakı" kavramına bundan başka bir anlam yükler, o kişi ilimden nasipsizdir. Sahip olduğu ilmi anlayışla varacağı yer meçhuldür. Bu yolda nice başlar gider, soran olmaz.

Ek not:  Allah ahlakı kavramı konusunda bir tespitime kısa bir paragraf da olsa değinmek istiyorum.

Allah ahlakı kavramı geçmişten bu yana bir çok mutasavvıf tarafından kullanılmıştır.  Fakat kişisel olarak bu kavramın anlatılmak istenileni anlatan doğru bir kavram olmadığına inanıyorum. Örneğin değerli üstadlardan Muhiddin-i Arabi de eserlerinde sık sık kullanır. Ayrıca "Allah alkahıyla ahlaklanın" şeklinde dilimize çevrilen hadisi de Allahın teklif ettiği ilâhi ahlakla ahlaklanın diye anlıyorum ve mânâ yönünden eksik bir çeviri yapıldığını düşünüyorum. Çünkü düşünceme göre Allah'ın ahlakı diye bir kavram ve tanım olamaz! "Ahlak" kelimesi Türkçe'de belli şartlara veya kayıtlara bağlı fiiller bütününe işaret eder. Fiiller efal alemine (yaratılanlar alemine) ait ise; ahlak dediğimiz şartlara ve kayıtlara bağlı fiiller bütünü de bir mânâ terkibi şeklinde yaratılmış mahluktan açığa çıkar. Allah ise bu tür kayıtlardan münezzehtir. Bu açıdan ahlak kelimesi "mahluk" için kullanılır, ama "Allah" için kullanılamaz..

Allah'ın alemlerde yürüyen ilâhi düzenine işaretle de bu kavram kullanılamaz. Çünkü yaratılan düzen Allah'a işaret eder, ama sonsuz sınırsız Allah'ı anlatamaz. Allah alemlerden Ganî'dir. Alemler potansiyelinde bu sonsuzluğu bulundursa dahi, hiç mahluk bu düzenden kavrayabildiği kadarı için, Allah ahlakı tanımını kullanamaz. Bu tanım O'nun sonsuzluğu ile bağdaşmaz, tanımı yapan mahlukun yaratıldığı boyuta endeksli kapasitesi ölçüsündeki bakışıyla O'nu kayda sokar.

Eğer bu kavramı kullanırken, Allah'ın yarattığı ilâhi düzeni ve yasaları kasdediyorsak, Sünnetullah kelimesi en uygun tanım olur. (Sünnet: Kanun, yasa, yol, adet anlamındadır) Sünnetullah ile uygun yaşama biçimini anlatmak için de Allah ahlakıyla ahlaklanmak tanımı yerine, Sünnetullah'a uygun yaşama ahlakı veya Kur'ân ahlakıyla ahlaklanmak yada Allah'ın teklif ettiği ilâhi ahlakla ahlaklanın denilebilir, ki hadiste de bunun kasdedildiğini düşünüyorum.

Aslında tasavvufta, Allah'ın mahlukata bakışıyla bakabilmek anlamında da Allah ahlakıyla ahlaklanmak kavramı kullanılıyor. Bu şekilde kullanmak da doğru olmaz kanımca... Bir kere Allah mahlukata değil Zat'ının sıfat ve mânâlarına bakar. O halde bu bakışı anlatmak için, Tek'in Kendini seyri /Tek'ten bakış anlamında, Allah bakışı gibi bir kavram kullanmak, gerçekte anlatmak istenileni daha iyi açıklar, ki bu da çokluk kavramından uzak, açısız ve yargısız bakış anlamına gelir.

Özetle, çokluk kavramından uzak, açısız ve yargısız bakışı ifade sadedinde de Allah ahlakıyla ahlaklanmak kavramı kullanılmamalıdır. Çünkü Allah bakışı ile Allah ahlakı çok farklı anlamlar içerir kavramsal bakımdan.. Bu iki kavramı özdeşleştirmemek gerekir. Kelimeleri ve kavramları kendi dilimizdeki anlamını düşünerek kullanmamak karşımızdaki kişileri de yanıltır ve hata yapmaya sürükler. Çünkü eğer sizin kullandığınız kelime ve kavramları, karşınızdaki kendi dilindeki anlamına göre anlayıp da düşünmeye kalkışırsa, belki de sizin hiç anlatmak istemediğiniz bir şeyi anlayıp, zihinsel kaoslar ve sapmalar içine girebilirler. Ki girdiklerine de şahit oldum çoğu kez. Bakın buna bir örnek vereyim. Siz "Allah bakışıyla bakabilmek" anlamında "Allah ahlakıyla ahlaklanmak" tamlamasını kullanırsanız, karşınızdaki kişi bunu belki "Allah bakışı" olarak değerlendirir, ama ahlak kelimesi şuur altında fiili çağrıştırdığı için, "Allah bakışı" dediğimiz "çokluk kavramından uzak, yargısızlığı ve açısızlığı" fiilen de ortaya konabilir bir ahlak gibi algılar. Bu sefer karşınızda Firavun benzeri birini bulursunuz. Çünkü bilinçte yaşaması gereken bir idrakı veya seyri "ahlak" kelimesi sebebiyle fiile dökmüştür ve kural tanımadan dilediği gibi yaşamaya başlar. Allah bakışıyla bakıp, (haşa! sözde) Allahça yaşamaya kalkışır. Bunun üzerinde düşünün lütfen! Yıllarca her türlü ayak kayma noktaları hakkında ayrıntılı uyarıldıkları halde, tasavvuf ilmini alanların neden bu çukurlara yuvarlandıklarını anlamaya çalıştım. Bu konu üzerinde çok düşündüm ve sonunda gördüm, ki içine düştükleri hatalı yaklaşımda hiç bir suçları yok.. Yaşadıkları kavram kargaşası sebebiyle çelişkiler içine girdikleri için böyle oluyor. Hastalıkta teşhisin konması, tedavi için en önemli aşamadır.

Bu konuyla ilgili daha önceki yazımda "bir daha üzerinde durmayacağım" demiştim. Ancak aldığım bazı manevi işaretler bu kararımı desteklemedi. Demekki konuya devam....

Bir de şu konuya tekrar değinip, yazıyı bitirelim.

Şimdilerde yeni bir taktiğim var. Bu taktiği uygulamaya başlayalı insanlar bana "sonunda aklını kaçırdı galiba?!!" diye şüpheli bakmaya başladı. Ne yapalım, başka türlü anlamadıklarını görünce bu yola başvurdum. Yöntemim alışılmadık olunca, ister istemez böyle düşünüyorlar. Eh, varsın düşünsünler bakalım. Hakkımda ne düşündükleri değil, konuyu anlayıp kendilerini kurtarmaları önemli.. Nebi ve râsuller insanların ümitlerini yitirmelerinden endişe ettikleri için, olayın gerçek anlamda dehşetli boyutlarından söz ederek, onları büsbütün korkutmak istememişler. Korku ve ümidin dengesini (havf ve reca) sağlamak istemişler. Fakat zaman içinde bu denge insanlar gevşeyince bozuldu ve bu seferde korkuyu terkedip, boş ümitler beslemeye başladılar. Neyse, biz konumuza dönelim.. İlâhi yasalara uymak hakkında; "Sen ben mi var, hak hukuk mu var? Bunlar beşeri işler, müdahil olma, seyret!" diyenleri gördüğümde, hemen yerimden fırlıyorum ve bir kibrit bulup geliyorum. Yakıyorum kibriti ve gidip bunu diyen kişinin eline doğru tutuyorum. Tabii yaptığıma çok şaşırması bir yana, öte yandan eli yandığı için hemen hızla çekiyor elini.. O çekince ben elini kapıp tekrar kibrite yaklaştırıyorum ve diyorum ki; "Müdahil olma, seyret! Elini çekmen beşeri bir fiil.. Senin bu bedenle ne alakan var?.. Çekme elini, seyret!"...  (Sanki o bedenin dahil olmadığı, o bedenin ötesinde bir hakikat var da oraya erdi?!) Tabii seninki hem şaşkın, hem de kızgın bir şekilde, "Yaaa elimi yaktın, ne yapıyorsun, manyak mısın sen?!!" diyor.. Ben de; "Aman canımm, sen ben mi var, hak hukuk mu var, ne kızıyorsun? Aşkolsun, relaks ol lütfen!" diyorum ve bir kahkaha atıyorum. Sonra yanımdan arkasına bakmadan kaçarken arkasından şöyle sesleniyorum; "Allah'ı en üst düzeyde bilenler bile, işte bu elini yakan gerçeği gördükleri için, Allah'tan korkup ellerini ateşe sokmamışlardır. Sen sen ol, şuurunla Tek'i seyrederken, fiilerinle elini ateşten çekmek benzeri fiilleri işlemeye devam et! (Takva budur) Beşer kısmında hayvani ve insani vasıflar karışıktır. İnsan ise; hayvani vasıfları, yani bedeninin tabiatına ait vasıfları kontrol ederken, insani vasıfları çıkması için olabildiğince koyverir. Eğer aksini yaparsan İnsan-ı Kamil değil, hayvan-ı kamil olursun!" diye bağırıyorum.

Ey şanı yüce Allah'ım, ne zor işmiş Hakk'a hizmet?!! Sonunda adım deliye çıktı...

@ngelic
12 Temmuz 2005

Ana Sayfa Yazdır Başa Dön